Sesimizi Duyan Var mı?
Göçük altında kalanlara “sesimizi duyan var mı?” diye sesleniyorlar. Yaşadığımız afet olmasaydı, bu ifadenin bizim için bu denli bir anlamı olur muydu bilemiyorum. Esasında bu deprem afeti nedeniyle hatiften bir ses geliyor kulağımıza; “sesimizi duyan var mı?” diye. Siz de işitiyor musunuz?
Kahramanmaraş depremi insanları üç sınıfa ayırdı. Birincisi kurtulanlar, yani şehitler, yani, göçük altında kalarak can veren kardeşlerimiz. İkinci sınıf insanlar, kurtarıcılardır. Allah’ın izniyle göçükten sağ kurtularak çıkan ve diğer insanlara ibret olan, diğer insanların kurtuluşlarına vesile olmak üzere hayata geri dönenlerdir. Nihayet üçüncü sınıf insanlar da geriye kalan, kurtarılmayı bekleyen, bizim gibi insancıklar güruhudur.
Şimdi yaraları sarma ve muhasebe zamanıdır. Yaraların sarılması konusunda çok şükür ülkemiz imtihanını güzel verdi. Devletiyle, milletiyle, sivil toplum kuruluşuyla. Sağcısıyla, solcusuyla; sakallısıyla, sakalsızıyla…
Ama şimdi meselenin doğru tahlilini yapma zamanı. Röntgeni doğru yere çekip ehil insanların değerlendirme yapma zamanı. Mesele tüm yönleriyle, dini, ahlaki, teknik ve idari yönden hatta milli güvenlik yönlerinden dahi uzman görüşlerin toplanıp sağlıklı bir değerlendirme yapma ve ders alıp bu felaketin bize fısıldadığı hususlara dikkat etme ve gerekenleri behemahal yerine getirme zamanıdır. Aksi halde daha şiddetli hadiselerle karşı karşıya kalınması kaçınılmazdır.
Depremin teknik olarak doğal veya milli güvenliği ilgilendiren teknolojik bir saldırıyla gerçekleştirilmiş olsa bile ortada olan bir gerçek vardır ki o da Cenabı Hakkın bu faciaya müsaadesinin olmasıdır. “Hayrihi ve Şerrihi minAllahi Teala” diyoruz. Hayır ve şer Allah’tandır[1]. Şeriaten sebepler, failler, araştırılıp bulunur, cezalandırılır ancak hakikatte büyüklerimiz, “amrdan, zeydden (ahmetten mehmetten) değil Haktan bilin” şeklindeki telkinleri de asla unutulmamalıdır.
Kitaplarımızda başa gelen musibet ve felaketlerin üç sebebi zikredilir. Bunlardan birincisi işlenen zulüm, günah ve isyanlardır[2]. İkincisi; Cenabı Hakkın imtihanı gereğidir[3]. Üçüncüsü; Cenabı Hak, kişilerin derecelerini artırmak için musibeti verebilir[4].
Bu üç durumu, yaşadığımız deprem felaketine vurmak mümkündür. Günahsız, sabi çocukların şehit olmaları, tertemiz bu dünyadan göçmeleri, onlar için hem kazanılmış bir imtihan hem de derecelerinin artırılması denilebilir. Yine günahkâr da olsa bir Müslümanın göçük altında kalması; günahlarına rağmen şehit hükmünde olacağı için hem derecesinin artması hem de imtihanın başarıyla geçilmesi olarak değerlendirilebilir. Bunlar meselenin kolay ve bireysel değerlendirme kısmıdır.
Zor olan kısmı, Hakka isyanın, İslam’a muhalefetin, azgınlığın, sapkınlığın artması konusundaki değerlendirmelerdir. Mana cephesinde; depremlerin oluş nedenleri arasında; genel olarak zülüm ve haksızlıkların artması ve zinanın çoğalması şeklinde cereyan eden Allaha isyan eylemlerinin olduğu konusunda İslam Uleması arasında ittifak vardır[5]. Zülüm; Hz. Mevlana’nın tabiri ile adaletsizliktir. Hakkı, hak edene vermek adalet, vermemek zulümdür. Zulüm, adaletsizliğin artması şeklinde cereyan eden eylemlerdir. Büyüklerimiz zelzeleyi kısaca şöyle formülüze etmişlerdir: Zelzele eşittir zulüm ve zina… (Z =z+z)
Depremin yaşandığı yerlere baktığımızda; Kahramanmaraş, Adıyaman, Urfa, Gaziantep, Hatay, Malatya ve civarları… Peki, bu bölgelerde mi azgınlık, isyan, genel olarak fuhşiyyat arttı da Cenabı Hak o bölgelere musibet verdi, sorusu hemen karşımıza çıkagelmektedir. Malum fay hattı lut gölünden gelen hat olduğu görülüyor. Lut aleyhisselamın kavmi, bugünkü tabir ile LGBT diye tanımlanan melun güruh nedeniyle helak edildiğini Kuranı mübin bize haber ediyor[6].
Maraş, Antep, Urfa, Adıyaman, Malatya, buralar Türkiye’nin kalbi mesabesindedir. Türkiye’nin genel olarak en muhafazakâr en sağlam tabir caizse Türkiye’nin kalbi diyebileceğimiz yerler olduğu dikkat çekicidir. Mademki mesele Allaha isyan ise bu değerlendirmede zelzelenin ağırlık merkezinin farklı yerler olması gerektiği hemen akla gelebilir. Ancak doğru bakış açısıyla, doğru tefekkürle meselelerin hakikatleri gün gibi açıktadır. Yeter ki kalp gözümüz, gönül kulağımız açık olsun.
Hadiselerin doğru değerlendirilmesi için bakılacak kitap sayısı üçtür. Cenabı Hak bize içinde yaş ve kurunun yani her şeyin olduğu üç kitap vermiştir. Bu üç kitap, birbirinin aynısı hükmündedir, kimi hak dostları bu kitapları üçüzler olarak da değerlendirmişlerdir. Kitaplardan birincisi; Kuranı Kerimdir. İkincisi, kâinat kitabı dediğimiz, kâinatın bizzat kendisidir. Üçüncüsü de insanın bizzat kendisidir. Nerden okursanız okuyun birbirini teyit eder, sizi yanıltmaz. Yeter ki okuma yazmanız olsun. Birinci kitap olan Kuranı Kerim’de ve onun izahı dediğimiz Hadisi Şeriflerde bu konuyla ilgili neler buyrulduğu konusu, basit bir google taramasıyla bile ortaya çıkacaktır. Biz, bu deprem felaketini, Kuran kitabıyla paralel olarak ilmi detaylara boğulmadan özellikle insan kitabından örneklerle gücümüz nispetinde okumaya, anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.
Deprem bölgeleri Türkiye’nin kalbi ise öyleyse biz bir kalp krizi yaşadık. Kalp krizi yaşandı diye kalbimizi, vücudun en bozuk veya en kötü organı olduğunu söylememiz hata olur. Kalp krizini, et parçası olan kalbe mal etmek nasıl bir hata ise bu bölgelerdeki Hakka isyan nedeniyle bu felaketlerin o bölgelere geldiği tezini ileri sürmek de bir o kadar abes olacaktır.
Öyleyse bizim yapmamız gereken şey insan kitabından okumaya devamla kalp krizi sebeplerini araştırıp doğru teşhisi koyup, doğru tedaviye girişmektir. Kalp krizi, malum kan damarlarında yaşanan tıkanma nedeniyle meydana gelmektedir. Bu tıkanmalarda, plak dediğimiz, damarın içine yerleşen ve damarı sıvayarak içini daraltan maddeler ile kolesterol denen kandaki yağ oranının yüksekliğinin rol oynağı söylenmektedir. Bu durumun nedeninin de yeme ve içmelere dikkat edilmemesi ve sağlıksız yiyeceklerin tüketilmesi olarak belirtilmektedir. Bu durumda hücrelere gerekli nefes dediğimiz oksijen ve gıdanın ulaştırılmasında sıkıntılar yaşanmakta ve kalp zorlanmaktadır. Tıkanan damarlar nedeniyle oksijen ve gıdanın hücrelere eşit gitmesi için kalp, basıncı artırır. Bu durumda basınç nedeniyle yüksek tansiyon oluşur. Zamanla kalp yorulur ve kalp krizi meydana gelir. Kriz derin ise insan hayatını aniden kaybeder, geçici ise ani müdahale ile hasta tekrar hayata döner.
Bu kabaca misalden hareketle memleketimizin kalbi olan illerinde bir kalp krizi yaşadık. Sevindirici olan husus kalp kriziyle memleketimiz, Lut kavmi gibi tamamen helak olmadı elhamdülillah. Krizi ağır atlattık ancak milletimiz ve devletimiz açısından çok şükür altından kalkılamaz sonuçlara sebebiyet olmadı.
Başta da ifade etmiştik. Zaman yaraları sarma ve muhasebe zamanıdır. Bu olay tabir caizse bize “sesimizi duyan var mı?” şeklinde bağırmaktadır. Gelin bu sese kulak verelim, tahlil ve değerlendirmelere devam edelim.
Kalp krizi örneğinden devam edecek olursak yukarda da belirttiğimiz üzere kalp krizinin birinci sebebi, kan damarları içerisine yerleşmiş plaklardır. Bu plaklar tüm hücrelere giden oksijen ve gıdanın eşit şekilde gitmesini zorlaştırmaktadır. Kuran kitabına paralel olarak başımıza gelen felaketin sebebi, memleketin milli gelirinin tüm bireylere hakça paylaşımını engelleyen zamanın plakları mesabesindeki hak yiyici haramzadelerin varlığı ve onlarla yeteri kadar mücadele edilememesidir. Bu modern plaklar, haksız kazançlarla memleketin nefes ve gıdasının, hücrelere hakça dağılımını engellemektedir. Bu plaklar, başkalarının oksijen ve yiyeceklerine göz dikmiş haramilerdir. Daha da somutlaştırırsak kimi yerde binadan çalan müteahhit, kimi yerde yolsuzluk yapan kamu görevlisi, kimi yerde başkasının hakkına tecavüz eden idareci veya vatandaş kılıklı kişilerdir. Kısaca hakka hukuka riayet etmeyen herkes bu kapsamdadır. Bunlar sebebiyle ülkenin damarlarının tıkanması söz konusu olduğu gibi zulüm ve adaletsizlik denilen haksızlıklar da yaygınlaşmakta, helal-haram konusundaki hassasiyetlerde de zafiyetler çoğalmaktadır. Kalp, her hücreye oksijen ve gıdanın gitmesi için basıncı belki artırarak tansiyonu yükseltmektedir. Yani fakire fukaraya yapılan doğrudan yardımlar, destekler, kömür yardımı vs. ancak bu durumun sürekliliği devleti yormakta ve tıpkı tansiyon hastaları gibi onu harab etmektedir. Yapılması gereken şey cerrah hassasiyetiyle oksijen ve gıdanın dağılımını engelleyen bu plakların kazınıp, sökülüp atılması ve yeme içmemizdeki sağlıksız (haram) yiyeceklerden uzak durulması iken maalesef bugün bunu başarmış değiliz.
Arife tarif gerekmez dostlar. Ölümcül nitelikli bu afetten gerekli dersler alınmalı. Kalbimize ve gönlümüze gelen fısıltıya (fısıltı da demeyeceğim bağıran seslere) kulak verelim. Cenabı Hakkın celalinden, cemaline kaçalım. Hani bir anne çocuğuna kızınca çocuk şok olur ve şokun etkisiyle nereye gitsin ki en güvenli yer anne kucağıdır da yine anneye koşar ya. Biz de ayeti kerimede zikredildiği gibi “fefirru illAllah” “Allaha (cc) firar edin[7]” buyruğunda olduğu gibi O’na koşmaktan, onun emirlerine sığınmaktan başka çaremiz yok.
Deprem felaketiyle bize bir şeyler mırıldanmaktadır. Gelin bu sese kulak verelim. Yapılması gerekenleri zahiriyle (idari, teknik, adli, milli güvenlik vs) ve manasıyla (zulüm, haksızlık, adaletsizlik, günah, haram-helal hassasiyeti) gereği gibi yapalım. İsyanda ısrar etmeyelim. Haksızlıkta ve anlayışsızlıkta ısrar etmeyelim.
Allah (cc), bu millete bir daha böyle felaketler yaşatmasın. Yaşanan afetten ders almayı ve gerekenleri layıkıyla yapmayı bizlere nasip eylesin. (Amin)
Hâce-i Hâcegân [8]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] Nisa Suresi, 78. Ayet; “İyilik de kötülük de hepsi Allah’tandır.”
[2] Şura Suresi, 30. Ayet: “Size gelen musibet, işlediğiniz günahlar yüzündendir”
[3] Bakara Suresi, 155. Ayet; “And olsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan ederiz.”: Bir Hadisi Şerifte Peygamber Efendimiz (sav); “Allah sevdiği kullarını zaman zaman musibetlerle imtihan eder”. Bkz: Buhârî, Merḍâ, 1; Tirmizî, Zühd, 57.
[4] Buhâri, Îman, 39; Müslim, Birr, 52.: “Mümine gelen her sıkıntı, günahlarına kefaret olur.”
[5] Bir Hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (sav): “Zina yayılınca depremler çoğalır.” buyurmaktadır. Hadis metni için bkz: Deylemi, 1/330-331.
[6] Ankebût Suresi, 28-35. Ayetler. 34. ve 35. Ayette Cenabı Hak;“Biz, yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!. İşte o memleketten geriye, aklını kullananların yararlanabileceği açık bir ibret vesikası bıraktık.”
[7] Zariyat Suresi, 50. Ayet.
[8] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân yolunun hocası

Hizmet Anlayışımız-2
Hizmet Anlayışı ve Hizmet Alanı Sorunu:
Hizmet denilince akla ilk olarak kişinin Allah (cc) için, din uğruna var gücüyle çalışması gelmektedir. Tüm emek ve mesaisini Allah (cc) rızası için Kur’an okutmaya ayıran, bir şeyhin yanında onun işine gücüne yardımcı olan veya cemaatin dini işleriyle meşgul olan kişilerin yaptıkları şeyler gibi. Ancak hizmet kavramı bu kadar basit ve kısır anlaşılmamalıdır. İnsanın nerede kullanıldığı önemlidir. Kişinin istidadı, kabiliyeti ve insanlığın ihtiyacı hizmette önem arz eder. Kişinin neye istidadı varsa o yol Cenâb-ı Hak tarafından o insana açılmaktadır. Cenâb-ı Hakkın insana bahşettiği meziyet ve kabiliyetleri yine O’nun (cc) rızası doğrultusunda insanlığın faydasına sunması işine genel olarak “hizmet” denilmektedir. Bu maksatlarla yapılan hizmet Hakka atılmış bir adım olarak değerlendirilecek ve bundan sonra Cenâb-ı Haktan belki bire sayısız adımla karşılık görecektir. Böylelikle Hakkın arzu ettiği noktaya doğru bir gidiş olacak ve o noktada bir buluşma bir manevi alışveriş gerçekleşecektir.
Bu sebeple kişiye Cenâb-ı Hak tarafından vazife olarak ne verildiği kuşkusuz önemlidir. Ancak verilen vazifenin mahiyeti kadar o vazifenin istenen gibi içinin doldurularak yapılması da vazife kadar önemlidir. Mekke’de, Kâbe’de hacılara su dağıtmakla görevlendirilen kişi ile hiç bilinmeyen bir yerde Cenâb-ı Hakkın takdir ettiği bir işin yapılması arasında fark yoktur. Önemli olan vazifeye değil verene bakabilmek, vazifeyle ne murâd edildiğini anlayabilmek ve verilen vazifeyi layıkı veçhile yapabilmektir. Kâbe’de su dağıtan kişi, bu işle ne murâd edildiğini anlamış mı? Kendisiyle ne tür alışveriş yapılmak isteniyor bu bilinmiş mi? Bu biliş ve anlayış olmadıktan sonra ha Mekke’de durmuşsun ha tekkede ne fayda.
Bugün hizmet anlayışının ve hizmet alanlarının çok kısırlaştırıldığını görmekteyiz. Bu durum insanlık için önemli tehlikelerden birisidir. İlim denilince ayet, hadis, tefsir, fıkıh gibi dini ilimler akla gelmektedir. Hizmet denilince de Kur’an okumak, okutturmak; camiye cemaate, hatmeye, sohbete koşmak algılanmaktadır. Bunlar elbette kişinin gelişimi için önemli faaliyetlerdir. Ancak hizmet salt bu tür faaliyetler için çaba sarf etmek olarak algılandığında hem hizmet alanlarında bir daralma hem de bu faaliyetler içerisinde bulunan kişilerin ufuklarında bir kısırlık görülmektedir. Osmanlının son dönemlerinde, dini ilimler ile dünyevi ilimler birbirinden iyice ayrılmıştı. Tekkeye dünyevi ilimler sokulmaz olmuştu. Dünyevi ilimlerin tahsil edildiği yerlerde de dini ilimler yoktu. Bu ayrım had safhaya geldiğinde ne oldu biliyor musunuz? Cenâb-ı Hak, toptan cezalandırdı. Ne medrese ne tekke hiçbirisi kalmadı, tümü kapatıldı. Biz belki tekke ve zaviyelerin devlet veya din düşmanları tarafından kapatıldığını zannediyoruz. Oysa durum asliyette bizim bildiğimiz gibi değil. Dini ilimlerin tahsil edildiği tekkede, diğer ilimler küçümsendi, anlaşılamadı. Bunlarla meşgul olanlar dışlandı, dünya peşinde sanıldı. Din ile dünya birleştirilemedi, insanlığa yol olacak adımlar atılamadı. Sonuçta fatura yaş kuru denilmeden tüm insanlara kesildi.
Bu meseleyle ilgili Hâcegân yolunun büyüklerinden bir hak dostuyla yaşadığımız bir olayı aktarmak istiyorum. Bir gün İstanbul’un Eyüp ilçesinde metfun Küçük Hüseyin Efendi (ks) isminde bir Allah (cc) dostunun kabrini birlikte ziyarete gitmiştik. Küçük Hüseyin Efendinin (ks) hizmetlerinden bahis açıldı. Cenâb-ı Hakla olan hususi ilişkilerinden bahsediliyordu. Ayrıca Osmanlının son dönemleri ve cumhuriyetin ilk yılları anlatılıyordu. “Küçük Hüseyin Efendinin Cenâb-ı Hak nazarında öyle itibarı vardı ki ne istese Cenâb-ı Hak iki etmezdi” diye buyurulunca hayatım boyunca iyi ki sormuşum dediğim sorularımdan birisini araya sıkıştırmıştım.
“Efendim, madem Küçük Hüseyin Efendi (ks) bu kadar Hakkın yanında hatırlı birisi, o dönemde tekkelerin, hilafetin ve birçok dini iş ve hizmetlerin kaldırılışına neden seyirci kaldı?” Dedim.
Cevaben; “tekkelere kilidi küçük Hüseyin Efendinin bizzat kendisi vurdu” buyurdular. Nasıl olur da tekkeler, bir şeyh tarafından kapatılır diye içimizden sorular bitmek bilmedi. Ancak bu sorumuz epeyce uzun bir sohbete kapı açmıştı. Tüm sorularımıza cevaplar almıştık. Bu sohbete burada girmeyeceğim ancak özetle tekkelerde Cenâb-ı Hakkın kendisi yoktu. Oralara Allah’ın (cc) bahsi yerine dedikodu, gıybet girdi, cehalet girdi. İnsanlığa yol olabilecek fikir ve ameller kalktı. Kısır çekişmeler ve rızaya muhalif işler çoğaldı. Küçük Hüseyin Efendi (ks), bu durumu zaten görüyordu ve tekkeleri terk etmişti. Kapısına manevi kilidi, zamanın büyüğü Küçük Hüseyin Efendi (ks) zaten vurmuştu. Zahir kilidi de Allah’ın emriyle zamanın görevli zabıtası vurdu, buyurdular.
Bunlardan niçin bahsediyoruz? Çünkü bugün de aynı tehlikenin varlığı söz konusudur. Hizmet deyince hâlâ mezkûr hastalıklı anlayışların yer yer hâkim olduğu, bu kısır anlayışta ısrar edenlerin gün be gün eridikleri, kalan bir avuç insanın da daha radikalleştikleri, şekil ve şemaile düştükleri, bu kısır anlayışı yıkıp ufuk açan grup veya cemaatlerin, insanlığın umudu olduğu, eksik ve kusurlarına rağmen Cenâb-ı Hakkın desteğinin onların yanında olduğunu görmekteyiz. Yine bugüne baktığımızda cami ve cemaat köşelerine sıkışan, ne olduğu belli olmayan ama din adamı kisvesine bürünen kimi zevatın, hizmetlerini genişletmek adına her tür güç odaklarıyla ilişkiye girdikleri ve bu yolla makam, mevki veya menfaat ele geçirmeye çalıştıkları veya bu işbirlikleri sayesinde menfaat kulübü haline geldikleri görülmektedir. Bugünün hastalıklı bir diğer hizmet şeklinin ise ev ile cami veya cemaat evi arasına sıkışan hizmetlerin, sosyal mecra illüzyonu üzerinden, beğeni hastalığına duçar bir şekilde, yapılıyormuş gibi görünerek, sanal iş ve işlemlere girişildiğine şahit olmaktayız. Biz bu tür din adamı ve hizmet anlayışlarına karşıyız.
Hizmet anlayışında alan sorunlarından bir diğeri de kâmil insanın tekkede, cami veya cemaat binasında olur anlayışıdır. Kâmil insanın camisi, tekkesi, kışlası, dairesi olmaz. Öğretmen ise bulunduğu yerde, asker ise kışlasında, memursa dairesinde hem kendi noksanlarıyla uğraşır, hem de çevresindeki insanlarla ilişki kurarak Hakka ve hakikate ayna olur. Tıpkı Hâcegân yolunun, subay olan imam Efendisi (ks)(Osman Bedreddin Erzurumi), hakimlik yapan Mustafa Tâki Efendisi (ks), öğretmenlik yapan Musa Kazım Efendisi (ks), çömlekçilik yapan Emir Külali (ks), İnşaat ustası olan Abdullahi Nehri (ks) gibi. Herkes işi gücü bırakıp tekke hizmetine girmeli orada yetişmeli şeklinde bir anlayış kısır bir anlayıştır. Osmanlının son dönem tekkelerinin anlayışıdır. Ve neticesi hüsrandır.
Haşa ki Cenâb-ı Hak bu dünyadan el çekmiştir. Her şey onun iradesi ile gerçekleşmektedir. Bir Allah (cc) dostu buyurmuştu. Bir belediyeye çöpçü alınacaksa bu husus özel olarak Cenâb-ı Hakkın iradesi ve izniyle tüm dosyalar incelenerek alınmaktadır. Bizim alt seviye diye gördüğümüz bir çöpçü için bile Cenâb-ı Hakkın müthiş ihtimamı var. Ya diğer zahir görevleri bir düşünün. Buralar tesadüfen mi oluşturuluyor. Elbette tesadüf değil. Buralara tesadüf gözüyle bakan, buralarda Cenâb-ı Hakkın parmağını görmeyen kaybeder. Biz bilemediğimiz gibi Cenâb-ı Hakkın iradesi de böyle diyemiyoruz. Öyleyse zahirin kim tarafından ve hangi hikmetle dizayn edildiği unutulmamalı. Bu sebeple Cenâb-ı Hakkın işlerine karışmak ve habire kuru kuruya eleştiri yapmak yerine gerçek rıza için kapsam alanımıza bakarak neler yapabilirinizin derdine düşülmelidir. Her alanın sahibinin Allah (cc) olduğu ve her işini bir hikmete tabi olarak yürüttüğü, herkesin bir imtihan içerisinde olduğu unutulmamalı ve had (sınır) bilinmelidir. Hizmet ve faaliyetler bu anlayış dairesinde icra edilmelidir.
Bir Şeyhin Rüyası
Bir şeyhin rüyası isimli ilginç yaşanmış bir hatıratı anlatan kitabı bir ev sohbetinde mütalaa ediyorduk. Kitap, ismi gibi bir şeyhin rüyasını anlatmaktaydı. Osmanlının yıkılışı ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinden bahsedilmekteydi. Bu dönemde yaşanılan sıkıntılar aktarılmaktaydı. Kötü gidişata dur demek isteyen bir şeyhin rüyası kitabın konusunu oluşturmaktaydı. Bu şeyh, zamanında yaşayan tüm Âlim ve Meşayıhı özel bir mekâna, memleketin kötü gidişatına dur denilmek maksadıyla davet eder. Toplantının amacı açıklanır. Kimin Allah (cc) nazarında ne nazı varsa eller açılacak, dua edilecek ve özellikle lider konumundaki bazı azgın kişilere karşı Cenâb-ı Hakkın “Kahhar” ismi şerifiyle kahrı istenecek ve bu kötü gidişata dur denmek istenecektir. Bu işleri organize eden şeyh, imam tayin edilir. Dualar, zikirler, yakarışlar, ağlayışlar başlar. Gece geç saatlere kadar Cenâb-ı Hakka niyaz edilir. Bu organizeyi yapan şeyhte yorgunluğun da etkisiyle kısa bir uyku hali olur ve bir rüya görür. Rüyasında tüm dünya taksim edilmektedir. Bu taksimatı Cenâb-ı Peygamber (sav) yapmaktadır. Sıra Türkiye’ye gelir, şeyh efendi heyecanlanır ve bu taksimatta Türkiye’nin kendilerine verileceğini bekler. Ancak Peygamber Efendimiz (sav) Trakya tarafında duran ve sırtı kendisine dönük Mustafa Kemal isimli bir askere Türkiye’yi teslim eder. Türkiye yeşillik içerisindedir ancak etrafı yarım duvarla örülü ve ateş çemberi içerisindedir. Şeyh efendi uyanır uyanmaz bu rüyayı tüm Âlim ve Allah (cc) dostlarına anlatır. İttifakla Osmanlının yıkılışı ve yeni Türkiye’nin kuruluşunun Allah’ın (cc) izni ve Efendimizin (sav) emriyle olduğu kanaatine varılır. Bu gidişatın aksine yapılacak bir şeyin olmadığı anlaşılır ve tüm dua ve yakarıştan vazgeçilir. Olan olmuş, karar alınmış, ümmete bir ceza kesilmiştir. Bu cezadan doğan hayır ise yeni bir Devletin zuhuruna müsaade edilmesidir.
Bu rüya ve olanlar o dönemde yaşanmış gerçeklerdir. Bu yaşanan olaylardan çıkarılacak çok dersler vardır. Allah (cc) kimsenin tekelinde değildir. Allah kimseye mecbur, mahkûm değildir. İşini herkesle görür. Siz gereğini, rızaya uygununu yapmaz iseniz, imtihan gereği adetullah cereyan eder. Allah (cc) içimizdeki ahmaklar yüzünden bizi cezalandırmasın demekten başka gönlümüze bir şey gelmiyor…
Öncelikle işi tersine döndürecek hareket, celalinden cemaline kaçmak. Onun dostları mesabesindeki Hakkın avukatlarından tiyo almak. İlahi şaşmaz mahkemeye düşmeden önce muhakeme olmak. Celaline mazhar olacak iş ve işlemlerden uzak durmak, zamanın cemale müstahak amelini veya zamanın hastalıklarını iyi tespit etmek. Duruma göre harekete geçmek elzemdir. Bugün birçok hizmet alanları Cenabı Hakkın celalini üzerimize çekecek bir çok muzır iş ve işlemlerle veya muzır adamlarla doludur. Bu durumun sebepleri iyi irdelenmeli ve bir daha aynı hatalara düşülmemelidir. Ehil olmayan kişiler tarafından doldurulan hizmet alanlarına geçiş için ciddi gayret ve mücadele gerekmektedir. Yoksa cami ve cemaat evlerinde oturarak Hakka niyazla bir şey değişmemektedir. Hizmet alanları hak edilmelidir. Ciddi gayretler ve terler dökülmelidir. Cenâb-ı Hakkın bu ciddi gayret ve çalışma sonucu verdiği hizmet alanı yerli yerinde kullanılmalıdır. Bu hizmet alanı, idari görevler olabileceği gibi belki bir polislik mesleği şeklinde zuhur edebilir ve bir hırsızın kovalanması görevi kendisine verilmiş olabilir. Bugün rahat köşemizde tesbihimizi çekiyorsak birçok dini kolaylıklar varsa ibadet aşkı ile vazifesini doğru yapan insanlar sayesinde olduğu unutulmamalıdır. Biz hırsız kovalamayı hizmet olarak görmediğimiz vakit birileri buralara geçerek hırsız yerine bizleri kovalayıp evlerimize mahkûm etmişlerdi, unutmayalım.
Hâcegânın büyüklerinden Ali Haydar Efendinin, Adnan Menderes için sarf ettiği ve hizmet anlayışını ortaya koyması bakımından çok önemli gördüğümüz sözlerinden bahsetmek istiyoruz. Ali Haydar efendi; Menderesin o zamanki mecliste Allah için sarf ettiği küçük bir gayretin bile kendilerinin sabahlara kadar ki ibadetlerinden, zikirlerinden veya yüzlerce cami ve cemaat hizmetlerinizden daha üstün olduğunu belirterek bugün her arapça okunan ezanın sevabından hisseyab olduğunu ifade etmişlerdir.
Bu örneklerden hareketle, çoğumuzda yer alan mevcut kısır hizmet anlayışı terk edilmelidir. Dini ile dünyasını ayıran değil birleyen hizmet anlayışına ihtiyaç vardır. Allah (cc) yalnızca camide ve tekkede anlayışıyla Allah’ımızı ve Peygamberimizi camiye ve tekkeye hapsettiğimizin farkında mıyız? Kendimiz tekke civarında oturmakla kurtulmuş, diğer insanları helak olmuş tarzı anlayışsızlığımızın farkında mıyız?
Hizmet anlayışındaki maksat, rıza-ı ilahinin tahsilidir. Kişi bu rızayı ötelerin ötesinde, sanal âlemlerde değil de zahirde önüne konan hayat sahasında aramalıdır. Cenâb-ı Hak, zahirde ne görev vermiş ise o görevi Hakkın rızası doğrultusunda var gücüyle, ibadet aşkıyla ve kendi rahatını kardeşinin rahatına tercih ederek yapmalıdır. Verilen vazifenin ne olduğunun önemi yoktur. Bu annelik, babalık, evlatlık gibi ailevi vazifeler olabileceği gibi susuz köpeğe su verilmesi veya son yaşadığımız Kahramanmaraş depreminde yaraların sarılması işine koşulması şeklinde cereyan eden sosyal bir rol de olabilir. Yine kişinin iş meşguliyeti şeklinde tezahür eden çöpçülük olacağı gibi esnaflık, polislik, öğretmenlik, kaymakamlık da olabilir. Her insan kendi hayat sahasında icra ettiği rolünün fıkhını, başkalarından daha iyi bilmelidir. Bu sebeple kalbinde rıza konusunda tam bir sabitlik olmalı ve başkalarının indi değerlendirmelerine geçit vermemelidir. Tek korkusu olmalıdır, oda Hakkı hoşnut edememe korkusu.
Sonuç olarak kendisini iki yönde teçhiz etmiş, hem dine, hem de dünyaya vakıf, hem dinin, hem de dünyanın içinde yaşayan “zülcenaheyn” diye tabir edilen “çift kanatlı-çift yönlü” insanlara ihtiyaç vardır. Dini bilmeyen zahir güç, ya dini reddederek dinin emirlerine muhalefet etmekte veya dine tabi oluyorum diye gerçek dinden bihaber din adamlarının oyuncağı haline gelmektedir. Bu iki durum bugünün çok ciddi sorunlarından birisidir. Birçok meselenin çözümü burada yatmaktadır. Dünyayı bilmeyen din adamları ve dini bilmeyen dünya adamları. Din adamlarında dünya eksik, dünya adamlarında da din eksik…
Bugün hizmet adına yapılacak en önemli iş; kendisini iki yönde geliştirmiş, hem dine, hem de dünyaya vakıf, hem dinin, hem de dünyanın içinde yaşayan “zülcenaheyn” diye tabir edilen “çift kanatlı-çift yönlü” nakısiyeti sebebiyle başkaları önünde eğilme ihtiyacı hissetmeyen gerçek Allah (cc) adamları yetiştirmektir. Bu Allah (cc) adamları hem kendi alanının en iyi bileni, hem de Allah’ı (cc) en iyi bilen olmalıdır. Hakkı iyi bilen işçi, Hakkı iyi bilen çöpçü, Hakkı iyi bilen esnaf veya idareci misali.
İşte Hâcegân Vakfı bu ilkeler doğrultusunda hizmet anlayışına sahip bir ocak gibidir. Vatanı ve milletine âşık, kendi öz değerleriyle çatışmayan yeni Türkiye’nin donanımlı ve özgüvenli nesillerinin yetiştirilmesine katkıda bulunma gayreti içerisindedir. Tüm gruplara eşit mesafededir. Organik hiçbir grupla bağlantısı olmamasına rağmen tüm grupları ortak değerler çatısı altında bir olmaya çağıran misyona sahiptir. Bu fikriyat İslam’ın üst çatısıdır, özüdür. Tüm insanlığı bağrına basacak kapasiteye sahiptir.
Tıpkı, Hâce Ahmet Yesevi, Hâce Abdulhalık Gucdüvani, Hacı Bektaş Veli ve Hacı Bayram Veli fikriyatı gibi.
Hâce-i Hâcegân [1]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân yolunun hocası
Hizmet Anlayışımız-1
Terim Tanım:
Hizmet (خدمت) kelimesinin aslı Arapça olup “hademe” “خدم” “hizmet etti” fiilinin masdarıdır [1]. Kelime anlamı; birisinin bir işini görme, ona yardım etme, ihtiyacını giderme, kulluk, görev gibi manalarda kullanılmaktadır[2]. Türkçede hizmet edene “hizmetçi-hizmetkâr” denilmektedir. Yine Osmanlı sultanları kendilerini “hadimul haremeyn” “haremin hizmetçisi” olarak tanıtmışlardır. İslâm tarihine bakıldığında “İslâmın hizmetkârı” tabirini daha çok Türklerin ortaya koyduğu ve bu kelimeyi İslâmi kavram haline getirdikleri görülmektedir.
İslâmi kaynaklarda “hizmet” kavramı kurumsal olarak ele alınmamıştır. Fıkıh, tefsir veya hadis kitaplarına baktığınızda böyle bir konu başlığı bulamazsınız. Bu konu daha çok kulluk kavramı içerisinde yer alan ve “hizmet etmek” eylemini ifadeden öteye başkaca anlamlara sahip olmadığı görülmektedir. Bu sebeple kaynaklarda hizmet denilince daha çok Hakka layıkıyla yapılan kulluk akla gelmektedir. Malum olduğu üzere kullukta bireysel faaliyetler olduğu gibi toplumsal faaliyetler de vardır. Kullukta bireysel kurtuluş ön planda iken hizmette bireysel kurtuluş yanında toplumsal kurtuluş için çaba sarf etme vardır.
Tasavvufi terim olarak hizmet; rızayı ilahinin kazanılması için sarf edilen her türlü çabaya denilmektedir. Bu manada Allah için yoldan bir taşın kaldırılması, bir düşküne yardım edilmesi insanlığa hizmet iken diğer mahlûkata faydalı işlerin görülmesi de hizmet kapsamındadır. İslâm tarihinde konuya çok örnek bulunmaktadır. Susuz bir hayvana su veren kişinin bu hareketinin Cenâb-ı Hakkın hoşuna gitmesi, sarhoş birisinin yerden Kur’anı kerimin bir parçasını hürmeten alıp duvarın üstüne koyması gibi. Bu bireysel hareketler Hakkın hoşnutluğunun kazanılmasına vesile olunmuş örneklerden sadece birkaçıdır. Bu manada bu hareketlerin hepsini Hakka hizmet kapsamında değerlendirmek mümkündür. Ancak asıl hizmetin yaratılmışların en şereflisi olan insan için yapılan hizmet olduğu gözden kaçırılmamalıdır. İnsanın ve insanlığın dini ve dünyasının kurtuluşu için yapılan her fiil gerçek hizmet olarak değerlendirilmektedir.
Bu manada Hâcegân yolunda hizmet konusu çok önemlidir. İnsanları Allah’a, Allah’ı da insanlara sevdirmek adına yapılan her meşru faaliyet hizmet olarak tanımlanmaktadır. Burada hizmet ehlinin bir ayağının Hakta, diğer ayağının insanlar cephesinde olması gereklidir. Zira Cenâb-ı Haktan gafil insanların avukatı mesabesinde olan hizmet eri, bu durumda Allah ile olan ilişkisini devreye sokarak “bu insanları Allah’a (cc)” sevdirme gayretine girecektir. Yine insanlar içerisinde yaşayan bu hizmet eri örnek yaşantısı ile bu sefer “insanlara Allah’ı (cc)” sevdirme çabasında olacaktır.
Bu ehemniyetli işi yapmak, hizmet eri olmak için insanın önce bir eğitimden geçilmesi gereklidir. Belli bir aşamadan sonra bu hizmete girişmelidir. İnsan önce hizmet almalıdır ki hizmeti görüp öğrensin ve tatbik etsin. Hâcegân yolunda hizmet için önce tâlim gereklidir. Sonra tâlim edilen şeyin tatbiki istenir. Ardından tebliğ ve irşadı da kapsayan hizmet gelir. Öyleyse hizmet bizim bildiğimiz gibi alelade bilmeden hemen yapılacak şey değildir. Hizmet için bir takım alt yapılar olmalıdır. Yoksa hizmet ediyoruz diye etrafı kırıp dökmeler başlar.
Hizmetin Şartları
Hizmette asıl amaç rızayı barinin tahsilidir. Hakkın hoşnutluğunun kazanılmasıdır. Bu rızanın nerede olduğu bilinmemektedir. Bu sebeple Kâinatta Cenâb-ı Hakla bağlantılı ne varsa bu rıza oradadır anlayışıyla insanın meseleye bakması gereklidir. Ancak insan Cenâb-ı Hakkın en keremli varlığı olduğu düşünüldüğünde insana hizmet üzerinde öncelikle durulması gereklidir.
Hemen belirtelim ki hizmet etmek bir marifet işidir. Herkes ev temizliği yapamaz. Bir temizlik anlayışının varlığı gereklidir. Bugün ticari hayatta hizmet sektörü denilen iş kolu bulunmaktadır. İşçilerin yer aldığı belli sanat veya mesleğin emekle icra edildiği iş kolu. İnşaat sektöründe sıvacılık yapacaksanız bu mesleğin inceliklerine vakıf olmak gerekecektir. “Ben her işten anların abi” mantığı ile hareket edildiğinde neticenin nereye vardığı malumdur. İş ele yüze bulaştırılıp, yarardan çok zarar verilmektedir. Demek ki hizmet için kişi bir takım eğitimler almadır. Bu eğitim sürecinde bir çıraklık dönemi, ardından kalfalık ve ustalık dönemleri olmalıdır.
Hakikatte hizmet etme duygusu vehbidir. Allah (cc) tarafından insana meccanen verilmiştir. Düşkün birisine yardım elinin uzatılması, yaralı bir hayvana müdahale edilip onun yarasının iyileştirilmesi çabası insanlığın ve merhametin gereğidir. Doğal olarak insanın içerisinde olan bir duygudur. Allah (cc) tarafından insana lütfedilmiştir.
İşte insanın, bu manevi donanımını dış dünyaya doğru ve faydalı aktarabilmesi için bir takım eğitimler alması gerekmektedir. Yaralı bir hayvanı nasıl tedavi edeceği hususu bir ilme tabidir. Bu ilmin tahsili gereklidir. İnsanın, hasta bir insanı iyileştirmesi için tıp ilmini bilmesi gereklidir. Bir kalp ameliyatı yapabilme kabiliyeti insana doğuştan verilmemiştir. Bu bir kuşun yuvasını yapması, bir örümceğin ağını örmesi kabiliyeti gibi değildir. Öyleyse insanın öze uygun hizmeti için eğitim görmesi şarttır.
Eğitimsiz de hizmet olur denilebilir. Ancak bu cümle asliyette doğru değildir. Dikkat edilirse İnsan, doğumundan itibaren bir eğitime ve hizmete tabi tutulmaktadır. Zahirde insanın ilk hizmeti annesi tarafından görülmektedir. İlk alınan eğitim “hizmet” tir. İlk mürebbi annedir. Zahir seyru sulûk buradan başlar. Ancak hakikatte eğitimin ve hizmetin başlangıcı farklıdır. İnsan ilk eğitimini Cenâb-ı Haktan almıştır. İlk eğitim yine “hizmet” konusunda olmuştur. İnsan, yaratılma isteğiyle ve “ol” emriyle vücuda gelişinde ilk hizmetini almıştır. Bu hizmet ile eğitimi başlamıştır. Kendisine hizmet edildiği için de içi hizmet etme aşkı ile dolmuştur. Hizmet görerek büyüyen insanın iç âlemine bu hizmet etme ruhu adeta ilmek ilmek dokunmuştur. Hem de karşılıksız gördüğü hizmet karşısında, karşılıksız hizmet etme aşkı onun mayası olmuştur.
Tüm bu süreçlerden geçen insan, doğal olarak varlık sebebinin Hakka hizmet etmek olduğunu görür. Kişide bu bilinç doğuştan başlar ve gün be gün gelişip şekil alır. Bu şekil almada dış etkenler önemli rol alır. Bu durumu sevgili Peygamberimiz (sav); “Her doğan insan İslâm fıtratı üzerine doğar[3]” şeklinde ifade etmektedir. Hadisi şerifin devamında “daha sonra onu anne babası kendi dini üzerine yetiştirir” buyurmaktadır.
İnsanın içerisinde Hakka hizmet aşkı (kulluk) doğuştan gelir. Ancak çocuk bu hizmet edeceği şeyi zamanla değiştirebilir. Kişinin ailesi ve ortamı insanı değiştirebilir. Nefsini ve hevasını ilah edinen kişilerle beraber büyüyen insan o hizmet aşkını bu sefer nefsine, bencilliğine, hevasına kullanır. Aile ve bulunduğu ortamı malı veya parayı ilah edinmişse bu sefer insanın hizmeti mala veya paraya veya dünyaya olmaktadır. Bu aşamada kişi serbest bırakılmıştır. Kimi insanlar vardır ki cehennem gibi ortamda, bir gül gibi yetişmeyi becerebilmiş, kimi insanlar da peygamber oğlu olmasına rağmen Hakka hizmeti anlayamamıştır. Musa aleyhisselam firavunun sarayında ve kucağında yetişmesine rağmen Cenâb-ı Hakka sevgili bir kul olabilmiş, bunun yanında Nuh aleyhisselamın oğlu bir peygamber çocuğu olmasına rağmen Cenâb-ı Hakka isyan edip helak olmuştur.
Hadisi şeriften de anlaşılacağı üzere; genel olarak çevre faktörü kişinin yetişmesinde etkili olmaktadır. Çevre dediğimiz şey kişinin kendisinin dışında yer alan her şeydir. İnsanın yetiştirilmesine yön veren dış faktörler olumlu olabileceği gibi olumsuz faktörler de olabilir. İnsanı helaka götüren Cenâb-ı Hakla bağlantısını koparan her şey olumsuz, İnsanın Hakla bağlantısını sağlayan her şey de olumlu faktörlerdir.
Bu manada insana hizmet konusunda, insanın Hakla bağlantısını sağlamaya yönelik en büyük dış faktör; İnsana yapılabilecek en güzel dış müdahale; tebliğ ve irşaddır. Bu faaliyet insanın kurtuluşuna vesile olabilecek en büyük hizmettir. Öyleyse en büyük, en yüce, en kutsal hizmet; tebliğ ve irşaddır. Peki, nedir bu en kutsal hizmet olan tebliğ ve irşad.
En Büyük Hizmet; Tebliğ (Buluğa Erme) ve İrşaddır (Buluğa Erdirme).
İnsanın yetiştirilmesi hizmeti, hizmetlerin en büyüğüdür. Zira “Bir insanın kurtuluşuna vesile olmak, âlemin kurtuluşuna vesile olmak gibidir[4]” buyrulmaktadır. Bugün çevre dernekleri ve hayvan sever derneklerinin ilginç mücadelelerine şahit olmaktayız. Buzullara sıkışan bir balina için tüm maddi imkânlar seferber edilebiliyor. Helikopterler, vinçler, saatlerce canlı yayınlar, tüm insanlık bir hayvanın kurtuluşu için çırpınıyor adeta. Bir hayvanın kurtuluşu için bu kadar içten sarf edilen çabayı görünce insan hayrete düşüyor. Öte taraftan aynı insanların orta doğuda, Afrika’da hatta kendi içlerinde, kendilerinden olmayan insanların canlı yayınlarda öldürülüşlerine hiç tepki yok. Bu nasıl oluyor diye sormadan edemiyor insan. Nasıl bir insan ki bir hayvanın kurtuluşu için çırpınırken bir insanın öldürülüşüne tepkisiz kalıyor. İnsan, doğal olarak canlı bir varlığın öldürülmesine karşıdır. İşte insan, çevresi tarafından böyle canavarlaştırılabilmektedir. Bu insan bu şekilde irşad ediliyor. Yahudi bir aileden gelen çocuğa anne ve babası ve kendi din adamları bu insanlar hayvanlardan daha aşağıdır. Bunların öldürülmesini dinimiz, haşa ki Allah (cc) emrediyor diyor. Masum yaratılış duyguları değiştiriliyor. İşte bu sebeple insanın yetiştirilmesi (irşadı) önemlidir.
İnsanı eğitmek için eğitilmiş olmak gereklidir. Cenâb-ı Peygamber (sav); “beni Rabbim terbiye etti[5]” buyurmaktadır. Demek ki gerçek eğitimci gerçek tebliğci ve irşad edici Cenâb-ı Hakkın bizzat kendisidir. Numune insan sevgili peygamberimiz (sav) Cenâb-ı Hakkın tornasından çıkmış gerçek bir öğretmen, tebliğci ve irşad olmuş kişidir. Hani başta da belirtmiştik; hizmeti almayan hizmet edemez. Cenâb-ı Peygamber efendimiz de (sav) hizmet etmeyi Cenâb-ı Haktan öğrenmiştir. İnsan nasıl terbiye edilir sözünün cevabı burada yatmaktadır.
Hâcegân büyükleri, insan yetiştirme yolunda hizmete seçilmiş insanın (insanı kâmilin) bidayetten nihayete, aşama aşama neler yaşadığını bizlere aktarırken en iç burkan aşamasının insanın Hakka vuslatından sonra o birlikteliği bırakıp insana hizmet için yeryüzüne dönmesi olduğunu belirtmişlerdir. Düşünün, bir hayat boyu yanıp yakıldığınız bir sevgiliye kavuşuyorsunuz, birlikte yaşama hayalleri kuruyorsunuz ancak geride kalan Allah’ın (cc) i’yallerini düşünerek yüreğiniz yaka yıkıla geri dönüyorsunuz. Ne için? İnsana hizmet için. Bu bölümü Hâcemden bir daha dinlemeye güç yetirebilir miydim bilemiyorum. Hani yanık sesli hak âşıkları var. Biz bu kişileri Hakka vuslat edememiş bu sebeple bağrı yanık âşıklar zannederiz. Oysa bu zaatlar; Hakka vuslat edip kendi iradeleri ile hizmet için dünyaya geri dönmüş ve Cenâb-ı Hak ile yaşadıkları o vuslat deminin neşvesi ve ayrılık ateşinin harı ile her an o demi mırıldayan kişilerdir.
Hâcegân pirleri, evliyanın derece derece olduğunu buyururlar. Birçok evliyanın Hakka vuslat ettiğini, ancak vuslattan sonra bir daha Cenâb-ı Haktan ayrılmadığını, insan içine çıkmadığını, yakaladığı manevi zevkten ayrılamadığını beyan ederler. Bu aşamadan sonra kâmil insan, aklı ile Cenâb-ı Hakkın muradını iyi algılayarak kendisinden vazgeçer ve gerçek rızanın Cenâb-ı Hakkın i’yali mesabesinde bulunan insanlara hizmet etmek, onları Cenâb-ı Hakka götürerek yaşadığı demi diğer insanlara da yaşatmak olduğunu bilir. Bu gayeyle vuslattan sonra içi yana yana toplum içine döner. Gerçek kemâl buradadır. Kim olsa sevgilisiyle beraber yaşam sürmek ister. Hakka vuslattan sonra kim dönmek ister ki. İşte hizmet vuslattan sonra başlar Hâcegân yolunda… Tam kavuştum derken hizmet uğruna başlar ayrılık… Başlar hasret… Bu dünyada kavuşmak diye bir şeyin olmadığı anlaşılır…
“Gerçek kemâl vuslattan sonra hizmet için geri dönebilmektir” Bu söz duvarlara kazınacak bir sözdür. Vuslatta devamlı kalmak aslında bir nakısıyettir. Ben merkezlidir. Ancak burada insanın aklı devre dışı kalmaktadır. Kişi ben bundan böyle sevdiğimle beraber yaşayacağım. Gerisi beni ilgilendirmez diyebilir. Bu aşamada Cenâb-ı Hakkın bir müdahalesi olmaz. Ancak irşada ehil insan bu aşamada bile aklını yitirmez. Aşkını, sevdasını, duygusunu neyi varsa devre dışı bırakır ve Cenâb-ı Hakkın asıl muradını okur. Hizmete koşar. Zahirini halkın içine atar ancak vuslattaki demden taviz vermez. Kendisi hep vuslat halindedir. Çevresindeki insanları da hep o deme, vuslata teşvik eder.
Cenab-ı Peygamberi (sav), bizzat terbiye eden Cenab-ı Hak (cc) vuslattan sonra insanlığa bir nur olarak hizmete göndermiştir. Efendimizde (sav) aldığı terbiyeyi bizzat insanlığa Haktan aldığı gibi aktarmıştır.
Bugün Peygamber (sav) öldü diyenler için gerçekten çok üzgünüz. Mürebbileri ölmüş insanlar için ne denebilir veya ne yapılabilir ki? Kendi peygamberini öldürene bir daha nasıl öğretmen beğendirilebilir ki. Zaten kimseyi beğenmedikleri için hiçbir eğitici ve irşad ediciye ihtiyaç yok demektedirler. Oysa Hâcegân anlayışında Cenâb-ı Peygamber (sav) Cenâb-ı Haktan aldığı terbiyeyi, hizmet anlayışını, aynısıyla ashabına, ashabından da Âlim, kâmil, sahih mirasçılarına aktararak bugüne kadar gelmiştir. Kendisi canlı ve diri olduğu gibi hizmeti de bugün canlı ve diridir. Bu nebevi hizmet, bugün devam ettiği gibi kıyamete kadar da devam edecektir.
İşte insanı yetiştirme çalışmasına kimi cemaatler hizmet demiş, kimi cemaatler irşad demişlerdir. Özde hizmetin ve irşadın temeli aynıdır. Tasavvuf meşrebi daha çok irşad kelimesini tercih etmiştir. İrşad faaliyetine hizmet demişlerdir. İrşad faaliyetini yapabilme gücüne sahip kişilere mürşidi kâmil denmiştir. Tasavvufi kavramlarda daha çok hizmetin esasının insan üzerine inşa edildiği görülmektedir. Zira İnsan irşad edilir. Hayvan irşad edilmez, bitkiler irşad olmaz. Bu sebeple irşad kavramında sapmalar yaşanmamıştır. Ancak hizmet kavramında, eksenin insan olması hususunda bazı sapmaların olduğu görülmektedir.
Bugün kimi cemaatlerce hizmet denilince “Kur’an kursu açmak”, “okul yaptırmak” “cami yaptırmak” gibi algılamaların olduğu, eksenlerin insan yerine binalar üzerine inşa edildiği görülmektedir. Hizmetin devamlılığı için daha çok okul yaptırılmalı deyip tüm emek ve mesailerin bir bina uğranı zayi edilmesi, Kur’an Kursu yapacağız diye nice insanların katledilmesi ayrıca konuşulması gereken konulardır. Tasavvuf erbabı bu meseleyi bir balinayı kurtarmak için çırpınan insanın, bir insanın katli karşısındaki duyarsız tutumuna benzetir. Hiçbir dünyalık meta, insan için kıymete haiz değildir. Bu manada okul, cami ve Kur’an kursları bizim için de çok önem arz eden müesseselerdir. Ancak bu müesseseler insandan kıymetli, mükerrem değildir. İnsana hizmet için bir araçtır. Yer geldi mi bir insanın kurtuluşu için binlerce okul, cami veya benzer bina yıktırılabilir. Ancak bugün bir bina için para toplayacağız diye kaç insanı dinden soğuttuk, kaç insanın ölümüne sebep olduk. Bunun muhasebesini sizin vicdanlarınıza arz ediyorum.
Bu manada hizmetimizi büyüteceğiz diye, diyar diyar gezen ve çırpınan insanların bu hassasiyette olması gerektiği, tüm emek ve gayretin önce kendi nefslerinin kurtuluşu için ardından tâlim ve tatbikle elde ettikleri bu hayat ve hakikat suyunu ömrü boyunca susuz kalmış birisine nasıl ulaştırmanın derdine düşmesi gerektiği unutulmamalıdır. Hâcegân anlayışı bu temel esasa dayandığından bu tarz bina ve inşaat gailelerine girmemişler, bina ve inşaat peşine ve derdine düşmemişlerdir. Okullarını ve camilerini seyyar yapmışlardır. Nereye gitmişlerse kolayca taşımışlar, okulları, Kur’an kursları, dergâhları gönülleri olmuştur. Böyle olunca onu Haktan gayri kimse kapatamamış, yıkamamıştır. Bu sebeple bu manevi okullar bugün olduğu gibi kıyamete kadar da Allah (cc) ın izni bereketiyle açık olacaktır.
Bugün insanlığın içerisinde bulunduğu yangın çok büyüktür. Böyle bir yangında insanın elinde ne varsa yangına müdahalesi farzdır. Elindeki bir bardak suyu yanan bölgeye atmalıdır. Emri bil maruf ve tebliğ anlayışımız budur. Ancak bu yangın öyle bizim elimizdekilerle sönecek gibi değildir. Öyle ki ta bizim içimize kadar sıçramış ailemize ve bize kadar ulaşmış haberimiz yok. Başka yangına koşmaktan kendi yanan yerimizi göremiyoruz. Bu yangını söndürmek için bir yangın söndürme ekibine ihtiyaç vardır. Onlarla bağlantılı olmak, itfaiye hortumu alıp bir musluğa bağlayarak o suyla önce kendi yangınımıza sonra en yakın çevremizdeki yangına müdahale etmek gereklidir.
Bu manada Hâcegân büyüklerinin hizmet anlayışları farklılık arz eder. Hâcegân yolunun hizmet anlayışı, tâlim, tatbik ve tebliğden ibarettir. Kişi önce bir kâmil insanın yanında tâlim etmeli, tâlim ettiği öğrendiği şeyleri önce kendi tatbik etmeli ondan sonra yaşadığı şeyleri tebliğ etmelidir. Tebliğ nihai sonuç olarak görülür. Tebliğ için önceden halledilmesi gerekenler olduğunu bilir. Tebliğe, İslâmı başkalarına lafla anlatmak meselesi olarak bakmaz. Örneğimizdeki gibi başka yangınlar peşinde koşmaz. Tebliği, kendisini olgunlaştırma hareketi olarak görür. Tâlim ettiklerini önce kendi nefsine tebliğ eder. Bu nasihati dinleyerek tatbik eder. Kendisinden Hakkın kokusu yayılınca bu kokuya insanlar gelir. Bu gelişte insanlarla kişi arasında olan manevi alışverişe tebliğ denilir. Yoksa boş bir insanın tın tın, yaşamadığı, kendisinde tatbik etmediği bir şeyi başkasına anlatması nasıl tebliğ olabilir ki. Zaten tebliğ buluğ kökünden gelir. Buluğa ermek demektir. Kişinin kendisini buluğa erdirmesine başka bir anlatımla olgunlaştırma hareketine tebliğ denir.
Bu tarz bir olgunlaşma olmadan nasıl tebliğ hareketi olmaz ise aynı durum hizmet içinde geçerlidir. Hizmette de bir olgunlaşma ve olgunlaştırma hareketi vardır. Efendimiz (sav), bizzat Cenâb-ı Hak tarafından terbiye edilmiş olgunlaştırılmıştır. Ve hizmetine öyle başlamıştır. Öyleyse gerçek hizmet eri için önce bu terbiyeye ve irşada gerek vardır.
Hâcegânın büyüklerinden İmam Efendi[6] (ks), her insanın bu manada irşada (eğitime) ihtiyacını farz olarak görür. Buyururlar ki; “Nasıl ki namaz kılmak için abdest şart ve farz ise kâmil insan olmak için de bir terbiye altına girmek, bir öğretmene, bir mürşidi kâmile ihtiyaç duymak ve onu aramak farzdır”
Cenâb-ı Hakka vuslat etmiş, tüm aşamaları yaşayarak geçmiş, Cenâb-ı Hakka vuslattan sonra gerçek kemâlin “insana hizmet” olduğunu anlamış insanı kâmile mülaki olmak. Onunla iki dakika sohbetleşmek… onun yolundan yürümek… büyük vuslatı ve hizmet için geri dönmeyi onun şahsında yaşamak…
Tasavvuf en kese tarifle Cenâb-ı Hakla birlikte yaşama sanatıdır. Bu sanat ancak insanı kâmil vasıtasıyla öğrenilebilir ve öğretilebilir. Ustasız sanat olmaz. Bu öğrenme ve öğretme işi, İnsanları Hakka götürme işi, dünyadaki en kutsal işlerdendir. Bir insanı gerçek sahibine götürme çabası… Onun kurtuluşuna vesile olabilme gayreti… Kaybolmuş kuzunun annesine götürülmesi misali…
Öyleyse en büyük hizmet bu amaç uğrunda sarf edilen; tebliğ (buluğa erme) ve irşad (buluğa erdirme) hareketidir.
…..
Hülasâdır insan bu kevn-i âlemin,
Hz.insandır gaye-i kelâmı kadimin,
İnsanı hazret yapan tohumudur kâmilin,
Hâce-i Hâcegândır, dostu yâr besti yâr [7].
…..
Hâce-i Hâcegân [8]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] Hizmet Arapça’da “Hademe” “خدم” “Hizmet Etti” fiilinin masdarı olan “Hidmet”, “خدمت” kelimesinden gelmektedir. Hizmet; yapılan iş, görev, kulluk gibi manalara gelmektedir. Bkz: https://www.etimolojiturkce.com/kelime/hizmet, E.T.: 29.01.2023:
[2] TDK, Hizmet: https://sozluk.gov.tr/, E.T: 29.01.2023;
[3] Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2; Müslim, Kader, 22
[4] Buhari, 7/3468, Müslim, 2406/34
[5] Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, c.I, s.12
[6] Osman Bedreddin Erzurumi (ks); Gülzar-ı Samini: Sohbetler, C.1-2.
[7] Hâce Turâbul Akdem; “Bestiyar” isimli şiirinden.
[8] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân yolunun hocası

Hâcegân Vakfı Fikriyatı: Hâcegân Yolu
21 Haziran 2022 tarihli Resmi Gazetenin ilanıyla faaliyete başlayan Hâcegân Vakfı; daha çok üniversite hocaları, sivil toplum kuruluşları ve sivil toplumun kanaat önderleri ile âlimlerden müteşekkil istişare heyetinin olumlu görüşleri üzerine memleketimizin ihtiyacı olan birlik, dirlik ve huzurun tesisine katkıda bulunmak üzere kurulmuştur. İsminden de anlaşılacağı üzere Hâcegân vakfının yolu, Hâcegân yolu, hocalar, âlimler yoludur. İlmin, bilimin yoludur. Bu yol Anadolu’nun öz damarıdır. Horasan yolu olarak da adlandırılan bu yolda hak üzere bir araya gelmiş âkil insanların kurduğu bir vakıftır. İlk öncüler arasında “li hikmetin” rabiatül adeviye misali hanım kardeşlerimiz de yer almaktadır.
Vakıf senedinin 4. maddesinde vakfın gayesi; “insanların ilmî, ahlâkî, dinî, sosyal, kültürel ve manevi yönden gelişimlerine yardımcı olmak ve huzurlu bir toplum oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu katkının gerçekleştirilmesinde “Hâce Abdulhâlık Gucduvânî” ve “Hâce Ahmet Yesevî” ile “Hacı Bektaşi Veli” ve “Hacı Bayramı Veli” gibi toplumda genel kabul görmüş büyük insanlar ilham kaynağı olarak görülür.” denilerek başkaca izaha yer bırakmayacak şekilde açık ve net tanımlanmıştır.
Hâcegân Vakfı; vatanı ve milletine âşık, kendi öz değerleriyle çatışmayan yeni Türkiye’nin donanımlı ve özgüvenli nesillerinin yetiştirilmesine katkıda bulunma gayreti içerisinde olan bir ocaktır. Tüm gruplara eşit mesafededir. Organik hiçbir grupla/cemaatle bağlantısı olmamasına rağmen tüm grupları ortak değerler çatısı altında bir olmaya çağıran misyona sahiptir. Bu fikriyat İslam’ın üst çatısıdır. Tüm insanlığı bağrına basacak kapasiteye sahiptir. Tıpkı, Hâce Ahmet Yesevi, Hâce Abdulhalık Gucdüvani, Hacı Bektaş Veli ve Hacı Bayram Veli fikriyatı gibi.
Hâcegân büyükleri, “Biz bulunduğumuz yere çok zikir çok ibadetle gelmedik, düşüncemizle geldik, düşünceden daha hızlı başka bir şey yoktur” buyururlar. Burada düşünceden kasıt tefekkürdür. Hâcegân pirleri aldıkları emaneti tefekkür binitiyle daha da zirvelere taşımışlar ve el an bugün de taşımaya devam etmektedirler.
Ayeti kerimede geçen “Allah nurunu tamamlayacaktır[1]” ibaresinde yer alan “nur” kelimesi, Kur’anın hükmü yanında “insan” olarak da tefsir edilmektedir. Yani insan tamamlanacaktır. Zira din tamamlanmıştır, tamdır. Nakıs olan insandır. İnsanın kemâlât yolculuğu bitmemiştir. Bu manada Hâcegân pirleri bile kendilerine bırakılan emaneti işlemeye devam etmişlerdir.
Bırakılan emanet, “maiyet sırrı” denilen Hakla birlikte yaşama sanatıdır. Cenâb-ı Hak ile birliktelikte hep kazanım vardır. Bu kazanımlar bir sonraki nesle devredilmekte neticede kemâlât bir önceki döneme göre daha da ileriye taşınmaktadır. Bu tıpkı zahirdeki teknoloji gibidir. Nasıl ki teknik durmadan ilerliyorsa kemâlât denilen şey de durmadan ilerlemektedir. İşte bu ilerleyişte kişinin yeri anlayışla belirlenmektedir. Anlayışın oluşması tefekkür ameline bağlıdır. Yani insan hangi aşamada olursa olsun kendisinin önünü açan en önemli alet veya kendisini hedefe ulaştıran en hızlı binit tefekkür olacaktır.
Bu manada Hâcegân Vakfı bir fikir ocağıdır. Günün kâmil insanları mesabesindeki zamanın hâcelerinin her an hay olan Cenabı Hakla yaşadıkları aşk ocağından elde ettikleri sıcak, mis kokulu ekmek misali, o demden elde edilen taze ve katışıksız muhabbet kokan o fikirlerin husule geldiği yerlerdir. Vakfın binaları gönüllerdir. Binalarla, okullarla, kurslarla vakit kaybetmez. Binalara değil insanlara yatırım yapar. Okulu, kursu, tekkesi gönlüdür. Seyyardır. Her yere sığar, açar kurar o demi yaşar yaşatır. Yer geldi mi hemen toplar, kapatır, pratiktir. Onun için bir insan dahi olsa önemlidir. Bir insan uğruna binlerce bina, okul, kurs feda edilebilir. Binalar, okullar, kurslar adı altında insanların feda edilmesine karşıdır.
Hacegan Vakfı fikriyatı maya gibidir. Sahibi Hace-i Kaniat Muhammed Mustafa (sav)’dır. O, ashabı güzini mayalamış, ashab da sonraki zamanın hâcelerini mayalayarak günümüze kadar bozulmadan gelmiştir. Tıpkı sütün yoğurtla mayalanması gibi. Bugün sağlıklı maya ile mayalanan yoğurt, bembeyaz ve tadı da ilk günkü yoğurdun tadındadır. Hâcegân Vakfı fikriyatı, bu maya misalidir. Nasibi olan herkesi mayalama gücüne sahiptir. Abı hayat gibidir. Serin, soğuk su gibidir. Her derde şifadır. Zira insanlığın tüm hastalıklarının sebebi iman zafiyetindendir. Allaha (cc) inandım diyen çoktur ancak Allah (cc) varmış gibi yaşayan azdır.
İşte zamanın Hâcesi, aşk ocağı denilen gönülden, her an hay olan ve tenezzülen iskan buyuran Cenabı Hakla yaşadığı anın deminden, anın hikmetini ve hakikatini istinbat edebilen, getirebilen kişidir. Bu dem sonucu çıkan yepyeni sıcacık bu fikirler, 70 yıl ibadet gücündedir[2]. Pas sökücü mesabesindedir. Hasta kalplere şifa, paslı gönüllere cila hükmündedir. Bugün, insanlığın ihtiyacı; zamanın münevver, mütefekkir, Allah adamları dediğimiz zamanın hâcelerinin Haktan getirdikleri, anın hikmeti mesabesindeki fikirlerdir. Bu adamlardan doğan fikirler, abı hayat gibidir. Bu hayat suyu, önce kendilerine hayat verir, hay olurlar, yeniden dirilirler. Hararetlerini ve ateşlerini ancak bu su söndürür. Sonra mevhibe-i ilahi olan, bitmeyen ve tükenmeyen bu suyun bereketini Cenabı Haktan bilerek susuz çoraklaşmış gönüllere ulaştırma gayreti içerisine düşerler. Bilir ki gönüller Cenabı Hakkın evleridir. Yapılan her yeni gönül, Hakkın iskan buyuracağı evdir, yeni bir ocaktır, nice demlerin yaşanacağı yerdir.
Bilir ki, ateşi de veren O’dur. Suyu da veren O’dur. O’ndan O’na deveran eden O’dur. Yeter ki ortada sen olmayasın, ben olmayayım, hep O (cc), olsun.
…..
Ademliktir[3] insanı âdem[4] yapan,
O demdir âdemi ayakta tutan,
Demi demdir bu âlem,
Ademi âdemler doğuran,
Hâce-i Hâcegândır, yâri dost besti best.
Hülasadır insan bu kevni âlemin,
Hazreti insandır gaye-i kelamı kadimin,
İnsanı hazret yapan tohumudur kâmilin,
Hâce-i Hâcegândır, dostu yâr besti yâr.
…..
Hâce-i Hâcegân [5]
Vakıf Genel Başkanı
[1] Saf Suresi 8. Ayet; “Onlar ağızlarıyla Allah´ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır.“
[2] İbn Abbas ve Ebu’d-Derda‘dan rivayet edildiğine göre “Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” Bkz.: Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû’a, 175; Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310)
[3] Adem: yokluk.
[4] Âdem: insan, insanı kâmil.
[5] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân Yolunun Hocası

Hâcegân Hukuk Enstitüsü
Hâcegân Vakfı Hukuk Enstitüsü ve Suit Ofis Arabica Coffee House işbirliğiyle “Fıkıhtan Hukuka: Bir Doktrin Önerisi” isimli söyleşi, 31 Ocak 2023, Salı günü, saat:20.00’de, Suit Ofis seminer salonunda düzenlenmiştir.

Hâcegân Hukuk Enstitüsü
Hâcegân Hukuk Enstitüsü, özünü kültürel bağlardan aldığı milli ve manevi hak merkezli düşünce sistemine dayalı, Türk Milletine ve tüm insanlığa adaletin tesisinde yeni bir fikriyatın oluşturulması ve adalet düzenindeki aksaklıklara bu fikriyat üzerinden çözüm bulunması konusundaki çalışmalara öncülük yapmak üzere kurulmuştur.
Allah niyetlerimizi ve işlerimizi hayırlı ve isabetli kılsın.

Adaletin Hakikati-2
Adalette Üçüncü Sacayağı ise Vicdandır.
Gerçek adalet için selim bir akıl, sahih bir bilgi ve temiz bir vicdana ihtiyaç olduğunu belirtmiştik. Adaletin üçüncü sacayağı ve belki de en önemlisi vicdandır. Adalet vicdandan doğar. Anayasamıza göre “Hâkimler vicdani kanaatlerine göre karar verirler”[1]. Hâkimler, akıllarına göre bilgiye göre veya Yargıtay içtihadına göre karar verir denmemiştir. Anayasal kavram haline gelen vicdan bu sebeple de çok önemlidir. Vicdan nedir diye sorduğumuzda ortalık toz dumandır. Vicdanın ne olduğunu bilmeyenlerin sayısı bilenlere göre daha fazladır. Konuyla ilgili ülkemizde yazılmış çizilmiş eserlere baktığımızda da yine vicdanı bulamazsınız. Dedik ya memlekette vicdan sorunu var. Hukuk alanında konuyla ilgili bir kaç tez çalışması var. Ortada başkaca ciddi bir esere de rastlamak mümkün değildir.
Modern hukuk bilimi vicdanı, insanın içinde, kalbinde, uhrevi gibi şeyler olduğunu kabul etmez. Kendi inanç dünyasına göre aklın, bilimin vardığı son nokta olarak görür. Bizim anladığımız vicdanı reddeder. Anayasada bahsedilen vicdan, insanın içinde, insana ait, kalbinde, sızlayan, kirlenen bir şey değil aklın, bilimin vardığı son noktadır, der.
Maalesef ülkemizdeki tüm hukuk fakültelerinde, hâkim ve savcı eğitim merkezlerinde ve dahi hâkimlerin eğitiminde bu vicdan meselesi üzerinde hiç durulmamaktadır. Adaletin membaı, çıktığı, doğduğu yer olan vicdan ile ilgili hiçbir eğitim alınmıyor ülkemizde. Ne hukuk fakültelerinde ne de başka bir yerlerde müstakil bir ders yok. Bu vicdan meselesi esasında sadece hukukçuların değil tüm memleketin meselesidir. Ancak adaletin kurumsallaşmış alanlarından biri olan yargıda, bu konu üzerinde durulmaması üzücü ve şaşırtıcıdır.
Hukukçular arasında bir tartışma vardır. Yapay zekâyla donatılmış bilgisayardan hâkim olur mu? En ileri sisteme sahip bir bilgisayara tüm kanunları ve Yargıtay içtihatlarını yükleseniz ve yine bin bir olasılığa göre hüküm verme programları geliştirseniz, bilgisayar hüküm verebilir mi? Örneğin kadın eşini dövmüş, doktor raporu var. Sanığın sabıkası yok vs tüm verileri girdiğimizde bilgisayar, kanun ve içtihatlardan yararlanarak mükemmel bir karar ortaya çıkarabilir. Yani kasten yaralamadan 4 ay hapis, eşe olduğu için yarı oranında artır, 6 ay hapis. Sabıkası yok, paraya çevir, 3.600-TL veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar ver. Hatta AİHM içtihatlarını dahi karara ekleyebilir. Bu işlemi mükemmel yapabilir.
Peki, böyle olmasına rağmen bilgisayardan hâkim olur mu?
Cevap hayırdır. Niye olmaz dediğimizde çünkü bilgisayarın vicdanı yoktur. Gerçek adaletin tahakkuku için vicdan olması lazımdır. Çünkü örnekteki sanık olan hanımefendi diyecek ki “hâkim bey, bi sor, niye dövdüm, Allah aşkına bi sor”. Hâkim de soracak; “kızım kocanı niye dövdün”. O da başlayacak anlatmaya, adamın eve alkollü gelmelerinden, çocuklara bakmamasından, kendisine karşı şiddet uyguladığından, evin geçimine katkısı olmadığı gibi kendi çalıştığı üç kuruşu elinden zorla alıp içkiye vermesinden, olay günü yine aynı elinden zorla parayı almaya çalışırken vs vs. anlattıkça hâkimin vicdanı diyecek ki vallahi bu adam, bu kadının ayağını öpse hakkını ödeyemez, bu kadına bırakın ceza vermeyi, bu adam hakkında işlem başlatmak lazım diyecek ve hanımefendi hakkında beraatına veya ceza vermeye yer olmadığına karar verebilecektir. Mesele nerden nereye gelecektir.
İşte vicdan budur. Gerçek adalet temiz, naif vicdanlardan doğacaktır. Memleketimizde bırakın vicdanı temiz hukukçu ne kadar var, sorusunu sormaya daha vicdanın ne olduğunu bilmeyen, kavrayamayan ve hatta gerçek vicdanı kabul etmeyen reddeden hukuk insanları güruhuyla doludur.
Adalet için aklın kiraya verilmemiş, hür, selim olması yanında vicdanında hür, temiz olması zorunludur. Kirli vicdandan temiz adalet çıkmayacaktır.
Peki, nedir o zaman Vicdan?
Malum insan iki veçheli bir varlıktır. Bir yanı zahirdir, bir yanı batındır. İnsanın bedeni yanında, ruhu da vardır. Bugün modern bilim, çok şükür ki ruh denilen varlığı kabul etmektedir. Bu sebeple vicdanın da izahı kolay olacaktır. Göz, kulak ve beden insanın maddi veçhesi iken ruh, duygular vs de insanın batın yönüdür. İşte vicdan, insanın batınında yer alan organlarından birisidir. Evet, vicdan bir organdır. Dalak, mide, pankreas nasıl ki bedenin zahir bir organı ise vicdan da insanın batınında yer alan bir organdır. Nasıl ki göz görür, kulak duyarsa vicdan da her zaman içerisine yerleştirilmiş alıcılarla doğruyu, Hakkı, hakikati gören ve söyleyen bir organdır. Vicdan, malum arapça bir kavram olup “vecede” kökünden gelmektedir. Vecede, bulmak demektir. Vicdan; Hakkın, hakikatin bulunduğu yer demektir. Hakkın olduğu yerde karanlık olmaz. Işık her zaman karanlığı boğar. Bu sebeple vicdan, hiçbir zaman yalan söylemez. Haktan aldığı donelerle hareket eder. Nasıl ki örümcek doğuştan ağını örer, o kabiliyet onda vardır. Vicdan da doğuştan tertemiz gelir ve hep mutlak doğrudan yana olur. Vicdanın dinle imanla doğrudan bağlantısı yoktur. Vicdanın insanla bağlantısı vardır. İnsanın mükemmel oluşu gereği insana bahşedilmiş bir özelliktir. Her insanda vardır ve her insanda doğuştan tertemiz gelir. Ancak vicdan kirlenebilir. Körlenebilir. Elbette yüce İslam dini, vicdan denen organı keşfettiği için kirlenmemesi için ne yapılması gerektiğini söyler. Bir Hristiyan, bir Yahudi’nin de vicdanı vardır. Ancak doğuştan temiz gelen vicdanı çevresi, anne ve babası veya inanç sistemi kirletmektedir. Bizim inancımıza göre her doğan çocuk, temiz İslam fıtratı üzerine doğar sonra onu anne babası değiştirir[2]. İşte Yahudi aileden doğan çocukta da pırıl pırıl vicdan vardır. Ancak çevresi, anne babası, dini onu şekillendirir. Vicdan doğuştan temiz gelir, vicdanı yeter ki çevre ve etraf kirletmesin.
Bugün ülkemizde adaletin en büyük sorunu nedir? Sorusuna aldığımız yanıt genelde FETÖ meselelerinden dolayı adaletin akıl sorunu vardır, denilmektedir. Yani yargıda aklını kiraya vermiş insanlardan hâkim, savcı, hukukçu olamaz denilmektedir. Kabulümüzdür. Ancak FETÖ ile mücadelede ihraç edilen rakamlar göz önüne alındığında yargının bu sorunu çözüldü mü diye sorduğumuzda aldığımız cevap yine hayırdır. İşte bizce yargının akıl sorunu olmakla birlikte en öncelikli sorunu “vicdan” sorunudur. Meselelerin çözümünde yargı elemanları olayları, vicdanlarına indirerek çözmedikleri için gerçek adaletin tecellisi bir türlü gerçekleşememekte ve neticede sorunlar katlanarak devam etmektedir.
Uzun süredir yargıda bulunmuş birisi olarak yargının bırakın vicdandan “abı hayat” dediğimiz adalet suyunu çıkarıp milletin derdine deva olmayı daha vicdanın ne olduğunu bilmeyen hatta gerçek vicdanı reddeden sözde bilim adamı ve hukukçu güruhuyla karşı karşıya olduğumuzu belirtmek isteriz. Bunu her platformda sürekli söylemeyi kendimize görev addediyoruz. Ortada bir hastalık olduğu kabul edilememektedir ki teşhise, tedaviye geçilsin. Bu milletin idealiyle, umuduyla bizden doğan yargı uygulamaları uyuşmamaktadır. Yargıya güven endeksleri veya yargıya güven anket sonuçları ortadadır.
Mevcut adalet düzenindeki aksaklıklar ve çözüm yolları oturulur, konuşulur. Bunca yıllık adalet uygulamaları yabana atılacak bir birikim değildir. Ancak unutulmamalıdır ki bir o kadar da önemli olan bir husus vardır ki bu adalet düzeni, yüzyıl önce yeni Türkiye Cumhuriyetinin ihtiyaçları dikkate alınarak ve birazda kolaycılığa kaçılarak batıdan aynen tercüme edilen kanunlarla kurgulanmıştır. Artık Türkiye Cumhuriyeti için yeni bir yüzyıl hayali düşünülmektedir. Her alanda yeni yüzyıl kurgusuna biz de adalet camiası olarak yepyeni milli ve yerli bir adalet düzenini kurgulamamız lazımdır.
Mevcut adalet düzeni tabir caizse son model gıcır gıcır Türkiye Cumhuriyeti arabasının, 1920 model eski püskü motoru gibidir. Bu motor bu arabayı çekmemektedir. Motor evet modifiye edilmiştir. Ancak yine de hayalimizdeki menzile bu motorla gidilmesi mümkün değildir. Milli ve yerli unsurlarla yeni adalet motoru yapılmalıdır. Toplumsal vicdanı, milli ve kültürel hassasiyetlerimizi yansıtır şekilde “yeni bir hak paradigması üzerine” kurulu bir adalet mekanizması çalışmalarına başlanmalıdır. Komple yerli ve milli bir motor çalışması yapılmalıdır. Nasıl ki milli ve yerli iha ve sihalar gücümüze güç katmışsa aynı şekilde milli güç unsurlarıyla tamamen milli ve yerli bir adalet düzeni de milletimize ve devletimize güç verecektir. Bugünün en büyük hamakatı, mevcut kirli batı vicdanından doğmuş aksak bir adalet fikriyatının bu necip milletin derdine deva olacağı, adalet susuzluğunu gidereceği zannıdır.
Söylediklerimiz ütopya değildir. Bir davanız, bir iddianız varsa, mazlum coğrafyalara abı hayat olan adalet suyundan götürme hedefiniz varsa behemehâl milli ve yerli bir adalet fikriyatını ortaya koymanız gerekmektedir. Evleviyetle bu necip millet, abı hayat mesabesinde olan bu adalet suyuyla buluşturulmalı, akabinde yüzyıldır bizden beklenen bu adalet suyu, mazlum ve mağdur coğrafyalara ulaştırılmalıdır.
[1] Anayasa’nın 138/1. maddesi: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; … vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.” şeklindedir.
[2] “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” Hadis için bkz: Buhârî, Cenâiz 92; Ebû Dâvut, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5.

Adaletin Hakikati-1
Büyük İslam medeniyetinde kişisel gelişim için yapılan uygulamalar vardır, bilmem bilir misiniz. Şimdilerde moda terim olarak “kişinin kendisini gerçekleştirmesi” etkinlikleri. Eskimeyen ifadeyle “kemâlât yolculuğu”, “kâmil insan olma gayreti” gibi. Kemâlât yolculuğunun son duraklarından birisi de “murakabe” dersleridir. Yıllar süren zikir antrenmanları sonucu kalp temizlenir[1], kalbi selim olur; temiz kaynak haline gelen kalpten akıl beslenir, dinginleşir, hürleşir, akli selim olur ve bu aşamadan sonra son merhalelerden birisi olan murakabe dersleri başlar. Murakabede bazı hakikatler tefekkürle sezilmeye çalışılır. İnsanın hakikati, Kâbe’nin hakikati, eşyanın hakikati gibi birçok kurum ve kavramların hakikatleri sezilmeye çalışılır. Buradan hareketle, eskimeyen yöntemlerle, Adaletin hakikatini birlikte idrak etmeye sizleri davet ediyoruz.
Malum adalet, “El-Adl” kökünden türetilmiş olup Cenabı Hakkın 99 isimlerinden birisidir. Adili mutlak; yüce yaratıcımız, yaşatıcımız olan Allah (cc) ’tır. Adalet onun sıfatının tecellisidir. Adillik ona ait bir sıfattır. Allah (cc), görendir, duyandır, bu vasfını insanla paylaşmıştır. Yine Allah (cc) adildir, adalet vasfını insanla paylaşmıştır ve adil olanları sevdiğini kitabı keriminde zikretmiştir[2].
Nasıl ki adaletin kaynağı ve menbaı Allahu Tealanın bizzat kendisi ise ve sıfatını insan ile paylaşmış ise insanın dünyadaki en zirve numunesi, “Beni rabbim terbiye etti[3]” sözüyle bilinen, insanların en şereflisi, kamili, mükemmeli, önderimiz, rehberimiz Hazreti Muhammed (sav)’dir. Bugün ülkemizde adaletin kaynağının nereye dayandığını anlamamız için sembollere bakmamız yeterlidir. Bugün maalesef batı medeniyetinin bir yansıması olarak kıta Avrupası ve ülkemizde adaleti, adalet tanrıçası Themis temsil etmektedir. Hani gözü kapalı elinde bir kılıç olan kadın heykeli. Yazımızda bu tanrılara yer verme niyetinde değiliz. Amacımız adaletin ulvi hakikatlerine kilitlenmektir.
Her kavram ve kuralın hakikati aranırken Efendimiz (sav) dikkate alınmalıdır. Ona dayanmayan kavrama, kavram; medeniyete, medeniyet; adalete de adalet denilmez. Adalet, Cenabı Hakkın sıfatı ise ve bu sıfatı insanla paylaşmış ise bu sıfatın kendisinde tecelli ettiği en güzel numune insan Efendimiz (sav)’dir. Buradan hareketle adalet, kendisini gerçekleştirmiş, kemal bulmuş, hakkı anlamış kâmil insanların sıfatıdır. Onların uygulamalarıdır. Bu uygulamaların sistematik ve kurumsallaşmış halidir yargı. O yüzden bu insanların yaşantıları, uygulamaları dikkate alınarak takliden adaletin tesisini kısa yoldan sağlamak mümkündür. Ancak biz burada taklidi bir adalet uygulamalarından bahsetmeyeceğiz. Büyük insan, Efendimiz (sav) ve onun raşit haleflerinin uygulamaları, adaletin tesisi için elbette önemli mihenk taşlarını oluşturacaktır. Ancak biz burada ahseni takvim olan insanın, Cenabı Hakka ait olan adalet sıfatının hakikatini seyre dalmak istiyoruz. Bu hakikat sezildiğinde, maksat idrak edildiğinde, bu sefer her bir birey, kâmil insan mesabesinde, adalete dair tüm hakikatleri ortaya koyarak, yaşayan birer varisi peygamber, birer adalet timsali hazreti Ömerler, Aliler, Ebu Bekirler olacaklardır. Böyle insanlarımız olduğu müddetçe modern dünyaya ait tüm problemlere Hakkın nazarı ile bakılacak ve Hakkın terazisi ile gerçek adalet tecelli edecektir.
Yüce Peygamberimiz (sav) bir hadisi şerifinde; “Bir saat adalet 70 yıl ibadet gibidir”[4] buyurmaktadır. Bu sebeple adalete dair çalışmaların bir saati bile diğer ibadetlerin en az 70 yılına denk sevaba müstahaktır. Amacımız sevap tüccarlığı değildir ancak adalet çalışmalarının öneminin anlaşılması için bu kural önem arz etmektedir. Kürsü hâkimlerimiz hatıra geldi de akşamlara kadar duruşma yapılırdı. Bu hadisi şerif düşünüldüğünde akşama kadar sekiz saat duruşma olsa, sekiz çarpı yetmiş, 560 yıl, bir günlük duruşma karşılığı 560 yıl ibadet yapmış gibi mi olunuyor, diye sorduğumuzda, açıkçası içimize de pek yatmadığını söylemek isteriz. Zira adaleti duruşma yapmaya kadar sığlaştırmak, adaleti kısırlaştırmak olacaktır. Peki, neydi o bir saat adalet işi, 70 yıl namaz kılacağınıza bir saat adalet ameliyesi içinde olmak. Bizce Adaletin hakikatine dair anahtar buradadır.
Yine başka bir hadisi şerifte bu sefer “Bir saat tefekkür 70 yıl ibadet gibidir”[5] buyrulmuştur. Bir saat düşünce üretimi, yetmiş yıl ibadet gibidir, buyrulmaktadır. Hani diyorlar ya düşünce özgürlüğü, fikir özgürlüğü önemli bir şey. İşte medeniyetimizin ifade özgürlüğüne verdiği değer ortadadır. Tefekkür ile adalet arasındaki ilişkiyi sezmek de adaletin hakikatini aralayan kapılardan bir diğeridir.
Adalet, esasında ibadetlerin şahıdır ve esasında bir tefekkür ameliyesidir. Adalet ile tefekkür aynı tür eylemdir. Adalet farzı ayındır. Kitabı Kerimde diğer farzlar olan namaz, oruç, zekât ve diğerlerinden bahsedilirken bir kibarlık, bir nezaket görürsünüz. “Namazlarınızı kılınız, oruçlarınızı tutunuz, zekâtınızı veriniz” ancak mevzu bahis adalet olduğunda hiçbir farzda olmayan şedit bir emir kipiyle “İnnallahe ye’muru”[6] , “Allah adaleti emreder” buyrulur.
Peki, nedir adalet ve nasıl bir adalet yetmiş yıl ibadete denk?
Adalet; akıl kovasıyla, bilgi ipiyle, vicdan kuyusundan o abı hayat olan adalet suyunun çıkarılması işidir. Tanımdan hareketle adalette üç sacayağı vardır. Bunlardan birincisi akıl, ikincisi bilgi, üçüncüsü vicdandır. Adaleti anlamak için aklı anlamak, bilgiyi anlamak ve vicdanı anlamak gerekir. Hele hele adil olmak için anlamak yetmez, selim bir akıl, doğru, saf bir bilgi ve selim bir kalbe sahip olmak lazımdır. Çünkü akıl olmazsa adalet olmaz, bilgi olmazsa adalet olmaz. Vicdan olmazsa kirliyse adalet olmaz. Temiz vicdanın mekânı, selim bir kalptir. Kirlenmiş bir kalpte vicdanın da temiz kalması mümkün değildir. Öyleyse adalet meselesine akıldan başlanması gerekmektedir.
Adalet İçin Selim Bir Akıl Gereklidir.
Akıl, İslam’a göre korunması gereken beş temel haktan bir tanesidir. Bugün İnsan haklarının kaynağı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine bakınız. Aklın korunması diye bir temel hak göremezsiniz. Henüz keşfedememişlerdir. Bizde aklın muhafazası; canın, malın, dinin ve neslin muhafazası yanında beşinci temel haktır. Aklı korumak hem bireyler için zorunluluktur hem de devletin bu yönde tedbirler alma yönünde pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır.
Akıl, sözlükte bağ anlamına gelmektedir. Bildiğimiz ayakkabı bağı gibi. Yani akıl yaratılış itibarıyla bir şeyi, bir şeye bağlayan alettir. Onun işi bağlanmaktır. Göz nasıl görür ise akıl da bir şeye bağlanarak işlem yapar. Siz aklı bağlanması gereken yere bağlamazsanız bu sefer o tabiatı gereği muhakkak başka bir yere bağlanacaktır. Hür akıl demek, aklın vahye, Hakka, hakikate bağlanması demektir. Ateistler Allah’ı inkâr ederek kendilerinin hür olduklarına inanırlar. Oysaki bilmezler ki akıl Hakka bağlanmazsa, yaratılış gereği Hak yerine başka şeylere bağlanır. İnsana bağlanır, paraya bağlanır, makama bağlanır, inançsızlık inancına bağlanır, bağlanır da bağlanır. Anadolu’da bir söz vardır. “Siz kızınıza sahip çıkmaz iseniz ya davulcuya kaçar ya da zurnacıya”. Siz aklınızı korumazsanız, bağlanması gereken yere bağlamazsanız aklınız kendisini ya sahte ilahlara ya ilah yerine konan beşerlere veya beşer icadı “izmlere-ideolojilere” muhakkak bağlar.
Yine akıl, iyiyi kötüden ayırt eden bir alet değildir. Akıl yaslandığı, bağlandığı, kuralları baz alarak iki iyiden birisini tercih eden alettir. İyiyi kötüyü akıl değil vahiy belirler. Akla göre kurban kesmek bir canı katletmektir. Vahye göre kurban, insanı Allaha yaklaştıran ibadettir. Medeniyetimiz akılla ilgili olarak selim bir akıl tabiri kullanmışlardır. Hür bir akıl, Haktan gayrisine bağlanmayan akıl. Bugün Türk yargısının en önemli sorunlarından birisinin bu olduğu söylenmiyor mu? Aklını okyanus ötesinde bir insana bağlamış çok sayıda hâkimi, savcıyı veya hukukçuyu akıllarını kiraya verdikleri için ihraç ettik. Yine devlette çok önemli görevde olan birçok kamu görevlileri de ihraç oldu. Hatta kendisini gizleyenlerin sayılarının da hayli yüksek olduğu söyleniyor. Siz aklınızı vahye bağlamaz iseniz bu sefer o kendisini haşa Hak zanneden sahte ilahlara bağlayacaktır. Akıl onu mutlak doğru zannedecek onun ilke ve inkılapları doğrultusunda çalışacaktır. Oysa akıl için yüce yaratıcımız, benden başkasına aklınızı bağlamayın, dayanak benim, vekil benim, yalnızca benden yardım dileyin, başkaca rabler, ilahlar edinmeyin buyuruyor. Evet, adaletin hakikati için hür/ selim/ temiz bir akıl gereklidir. Bu hakiki adalet için birinci şarttır.
Adalet İçin İkinci Koşul Bilgidir.
Meselenin çözümü için gerekli asgari ilme/ bilgiye sahip olunmalıdır. Bilgiden kastımız vahye dayalı, dine ve dünyaya ait asgari ilimlerin bilinmesi anlaşılmalıdır. Burası çok açık olduğu için bilgi üzerinde fazlaca durulmaya gerek yoktur. Özellikle bilgi teknolojilerinin yaygın olduğu bu çağda, bilgiye erişimin bir tık mesafede oluşu nedeniyle adaletin tecellisinde bilgi ve erişiminde sorun bulunmamaktadır. Bu sebeple bu başlık altında bu açıklamalarla iktifa edeceğiz.
Adalette Üçüncü Sacayağı ise Vicdandır.
Vicdan meselesini, önemine binaen bir sonraki yazımızda inceleyeceğiz.
[1] Rad Suresi, 28. Ayet: “…İyi bilinki kalbler, yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.”
[2] Hucurât Suresi, 9. Ayet: “…Şüphesiz Allah adil davrananları sever.”
[3] Suyuti, el-Câmiu’s-Sağîr, c.I, s.12.
[4] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 58, 1721; Zeylâî, Nasbu’r-Râye,IV, 67.
[5] Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû’a, 175; Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310.
[6] Nahl Suresi, 90.Ayet.

Nefsin Hakikati
İnsanın ilk yaratılma isteği zuhura geldiğinde melekler “Yarabbi yeryüzünde fesat çıkaracak kan dökecek kişiler mi yaratıyorsun? Biz sana yetmiyor muyuz?” sualini sorduğunda Cenab-ı Hak; “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim[1]” buyurdu. Yani siz susun, benim işime karışmayın, buyurdu.
Nefsin yaratılışı insanın ilahlık iddiasında bulunmaması içindir. Cenabı Peygamber (sav) “eğer siz hiç günah işlemeseydiniz Allah (cc) sizin hepinizi helak eder günah işleyen bir topluluk yaratırdı” buyurmaktadır[2]. İnsan, nefsle birlikte büyüklenme, kendini ilah görme cüretkârlığını bırakır. Aslında bu, insanın ne kadar büyük olduğunun perdesidir. İnsan, nefsi gerçekten doğru okuyabilirse bu durum perde olmaktan çıkar ve insanı illiyyine götürür. Ancak insan, bu nefsin arzularına esir olursa hayvanlardan da daha aşağılara düşeceğini yine Kur’an bizlere bildirmektedir[3].
Öyleyse nefs, Cenab-ı Hakkın ilahlığını kimseye bırakmadığının ispat vesilesi olarak insana verilmiştir. İnsan doğmadan önce nefsle tanıştığı gibi ölene kadar onunla yaşamaya mahkûm ve mecburdur.
Tasavvufta, nefs ve onunla mücadelede değişik yöntemler geliştirilmiştir. Önce nefsin çerçevesi çizilmektedir. Yani nefsin, Cenab-ı Hakkın emri ilahisi olduğu, Şems Suresinde belirtildiği üzere “fücuru”[4] Cenab-ı Hakkın ilhamıyla insana yönelttiği, karşı karşıya kalınan varlığın ne kadar güçlü olduğu izah edilir. Nefsin yüzde yüz yok edilmesinin mümkün olmadığı belirtilir. Nitekim böylesi bir durum da istenmemektedir. Yukarıda belirttiğimiz hadisi şerifte nefsine hiç uymamış bir topluluk olsaydı Allah (cc) onları helak eder nefsine uyan (günah işleyen) topluluk yaratırdı, buyrulmaktadır.
Nefs ve onunla mücadelede ortaya konulan diğer bir yöntem, kişinin zamanını Cenab-ı Hakla meşguliyete çokça ayırması şeklindedir. Yani kişi yirmi dört saatini Cenab-ı Hakkın ve Cenab-ı Peygamberimizin (sav) emri ilahisi ile geçirmeli, başka bir anlatımla nefsi bu meşguliyetten bıkıp, umudunu kesip, sesini kesme durumuna gelmelidir. Bu konu oldukça zordur ve çetin bir mücadele gerektirmektedir. İnsan, Cenab-ı Hakla ve Efendimizin (sav) sünnetiyle meşgul oldukça nefsin sınırlarının çizilmesi söz konusu olmakta ancak yine de nefs tamamen ortadan kalkmamakla beraber aradan galip geldiğinde, zaman kaybetmeksizin tövbe ile yine Cenab-ı Hakkın kapısına koşuş öğretilmektedir. Tasavvuf büyükleri günah işlemekten değil tövbe edememekten korkun, şeklinde ikaz buyurmaktadırlar.
Hâcegân yolu ise nefs ve onunla mücadelede daha spesifik ve daha köklü bir çözümü ortaya koymaktadır. Şöyle ki;
Nefs, Kömür Gibidir.
Hâcegân büyükleri nefsi kömüre benzetmişlerdir. İbadetleri ve taatleri, her türlü dini faaliyetleri ise suya teşbih etmişlerdir. İnsan ne kadar ibadet ederse etsin ne kadar namaz kılar, oruç tutarsa tutsun veya riyazet yaparsa yapsın, kömürün yıkanması misali kendisinden bir siyahlık akmaktadır. Ancak yine de kömür, kömür olmaya devam etmektedir.
İşte büyüklerimiz meseleye böyle bakarak nefsle mücadelede ateşi tavsiye etmişlerdir. Yani nefs kömürünü ateşe at, öyle bir yansın ki, kül olup mahiyet değiştirsin. Kitaplarda nefsin bahsedilen dereceleri aşama aşama hızla bu yöntemle geçilsin buyrulmaktadır.
İşte bu ateş, sevgi ateşidir, ocağı da İnsanı Kâmilin gönül ocağıdır. İnsanı kâmilin Cenab-ı Hakka ve Kâinat güneşi Efendimize (sav) olan sevgisinden mütevellit ocaktır. Onların nefsleri de aynı usulle ocakta yanmış, kor ateş halini almıştır. İnsan, nefsini insanı kâmilin ocağının yanına koydu mu, o ateş ister istemez yanındaki kömüre de sirayet edecek ve insanda da bir yangın başlayacaktır. Bu yüzden din büyüklerimiz “İslam’ı” afedersiniz “uyuzlu keçiye” benzetmişlerdir. “Hemen uyuzunu yanındakine bulaştırır” buyurmuşlardır. İnsanı kâmil de ateşini yanındakine hissettirmektedir.
Zaten Nefs de kömür misalinde olduğu gibi yanıcı bir madde olarak yaratılmıştır. Bu yangında insanın biraz canı acımaktadır. Ancak yıllarca sürecek nefs mücadelesi düşünüldüğünde çok kestirme bir yoldur. Hâcegân yolunda bu yüzden nefs ve nefsin meratipleri yerine bu kestirme yol üzerinde çokça durulmuştur.
Kül olan nefsin içinde ateş tamamen sönmemektedir. En ufak bir rüzgârda yeniden kor haline gelebilmektedir. İşte bu aşamada kişi, yüzde yüz nefse hâkim olamasa da kontrol altında tutmayı başarmıştır. Ancak unutulmamalıdır ki nefs de tamamen yok olmamıştır. Mahiyet değiştirmekle birlikte gevşek kalınan noktalarda kendini gösterecektir. Nefsin isyanı halinde yapılacak şey küçük bir rüzgâr çıkarmaktır. Nasıl ki küllenmiş köz en ufak bir rüzgârda kızarmakta kor halini almakta ise yapılacak basit yöntemlerle nefs, kor halini alacak ve sesini kesecektir. Neticede ilahi emre muttasıl olacaktır. Kimi zaman nefs galip gelse de kişi zaman kaybetmeden tövbesini yapacak ve Hakka koşacaktır.
Hâcegân pirleri mahiyet değiştirmiş nefsin farklı şekillerde insanı aldatmak istediğine işaret etmektedirler. Birçok veli derecesine ulaşmış kişileri bile aldatabileceğine dikkat çekerek bu konuda rehavete kapılmaması gerektiği tavsiye edilmiştir. Anlayış meselesinde sıklıkla vurguladığımız bir mesele vardı. İnsan hangi noktaya gelirse gelsin, kim olursa olsun, geldiği aşamayı daha önce o aşamadan geçmiş kâmil zatlarla çek etmelidir.
Bugün insanların içinde bulunduğu en önemli hastalıklardan birisi de budur. Herkes her şeyi bilmektedir. Bir başkasına ihtiyaç yoktur. “Kitap, sünnet ortadadır, okunması yeterlidir, Allah ile kul arasına girilmez” anlayışsızlığıdır. Buralar ayrı bir yazı konusu olacak önemli meselelerdir. Cihan padişahı, İslam’ın halifesi, peygamber aşığı, mısırın fethinde Peygamber Efendimizden (sav) doğrudan yardım alabilen, Yavuz Sultan Selim Han bile bulunduğu yere, manevi konumuna bakmaksızın, kendisini bulunduğu yere ve konuma taşıyan insanı kâmillerle her hâl ve kârda hemhal olmayı cümleden evla görmüş ve sarf ettiği iki satır cümle Cenab-ı Hakkın öyle hoşuna gitmiş ki bizim bu yazıda bile hitam cümlesi olarak sertaç şeklinde yerini almıştır. Yüce Sultan buyurmuşlar ki;
…..
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,
Bir veliye bende olmak cümleden evla imiş.
…..
Hâce-i Hâcegân [5]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] Bakara Suresi 30. Ayetinde: “Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti; melekler, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz” dediler; Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi”. Bkz: https://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=2&ayet=30
[2] Müslim, Tevbe, 9-11.
[3] Araf Suresi 179. Ayet: “Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”
[4] Şems Suresi 8. Ayetinde: “ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ ; “Fe-elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ” : “ Nefse ve … ona fücuru (kötülük duygusunu) ve takvasını ilham edene andolsun ki…”; Bkz: https://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=91&ayet=8.
[5] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân yolunun hocası.

Hâcegânın Manası: Hâcegân Yolu
Terim Tanım
Hâce, bugünkü yaygın kullanımı ile hoca demektir. Hâcegân ise hâcenin çoğulu hocalar şeklinde tanımlanmaktadır. Hâce kelimesinin kökeninin nereden geldiği konusu tam olarak bilinmemekle birlikte kaynaklarda çeşitli rivayetler yer almaktadır[1]. Öz anlatımla Hâcegân; asrın bilginlerine, mütefekkirlerine, münevverlerine, ariflerine, âşıklarına en üst seviyede verilen bir isimdir
Tarihin seyri içinde Hâcegân isminin ortaya çıkışı, Orta Asya ve Maveraünnehr dediğimiz bu bölgede Ali Fârmedi hazretlerinden sonra Yusuf Hemedani hazretleri ile başlamıştır. Kendisine Hâce Yusuf Hemedani denilmiştir. O’nun bir halefi Hâce Ahmed Yesevî, diğer bir halefi Hâce Abdulhâlık Gucduvânî vasıtasıyla manevi miras yayılmış ve devam etmiştir. Hâcelikte; Peygamberimizin ﷺ şahsı gibi hem velayete bakan manevi yön hem de devlet adamlığı, siyaseti ve komutanlığı gibi zahire bakan yön bulunmaktadır. Bazı zamanlarda mana ile zahir ayrı ayrı kişilerde toplanırken bazen mana ve zahirin tek kişide toplandığı şahsiyetler de olmuştur.
Hâcelikte; zahir ile mana bir şahsiyette toplandığı için mavera denilen bölgede kurulan muhtelif İslâm devletlerinin teşkilâtlarında idari bir terim olarak da kullanılmıştır. Özellikle Sâmânîler, Gazneliler ve Selçuklularda hükümdardan sonra gelen vezir bu unvanla anıldığı gibi diğer bazı resmî ricâlin de unvanı olmuştur. Örneğin, Selçuklularda devletin birinci adamı ve sultanın mutlak vekili olan vezire “Hâce” denilmiştir. Nizâmülmülk’e “Hâce” veya “Hâce-i Büzürg / Büyük Hoca” diye hitap edilmiştir. Nizâmülmülk’ün Siyasetname adlı eserinde bürokrasi mensubu memurlar da Hâce veya Hâcegân şeklinde isimlendirilmiş, Hâcegâna mensup kimselerin “Hâce-i Saîd, Hâce-i Reşîd, Hâce-i Kâmil” gibi lakaplarla anılmaları gerektiği belirtilmiştir[2].
Harizmşahlarda da büyük ricâle ve vezirlere Hâce denilmiş, büyük vezir “Hâce-i Cihân” şeklinde anılmıştır. Yine İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlu ve Akkoyunlular da Hâce unvanını kullanmışlardır. Hatta Hindistan’da kurulan sultanlıklar da bile bu Hâce unvanı kullanılmış sultanlarına “Hâce-i Cihân” denilmiştir[3].
Hâce veya hoca unvanı resmî kullanış dışında çok değişik şekillerde farklı zümreler arasında da yaygınlık kazanmıştır. XII. yüzyılda “sahip, efendi, tahsil görmüş kişi” anlamlarında kullanılarak “kadılar, imamlar, şehir reisleri” bu lakapla anılmıştır. Anadolu Selçuklularında ticaretle uğraşanlar ve zanaat ehli olanlar özellikle şehrin divan görevlileri arasında yer alan büyük tacir üstatlarına Hâcegân denmiştir. “Hâce-i Bâzâr” tabiriyle esnaf ve tüccar erbabı kastedilmiştir. Köylerde ve şehirlerde kanaat önderlerine bir dönem Hâce denilmiştir[4]. İlerleyen yıllarda Hâce kavramı bazı farisi bölgelerde itibarsızlaştırılmaya, uygunsuz kişilere lakap olarak verilmeye çalışılsa da[5] “Hâce-i Cihân, Hâce-i Kâinat, Hâce-i Düserâ, Hâce-i Rusül, Hâce-i Âlem”[6] gibi Peygamberimize ﷺ ait sıfatların ve İslami değerlerin ağır basması sonucu neticede başarılı olunamamıştır.
Türkçe’de lakap olarak hem özel isimden önce (Hoca Ahmet, Hoca Nasreddin, Hoca Sâdeddin gibi) hem de -daha çok XX. yüzyıl Türkçesi’nde- özel isimden sonra da (Nasreddin Hoca, Hüseyin Hoca, Hasan Hoca gibi) kullanılmıştır. Ayrıca bazı tarikatlarda birçok tarikat büyüğü ile şeyh ve pîri bu unvanla anılırken “Hatm-i Hâcegân, Silsile-i Hâcegân” gibi terkipler içinde de çoğul olarak yer almıştır.
Köprülü’ye göre Hâcelik; Abdulhâlık Gucduvânî ve Ahmed Yesevî silsilesinden gelenlere, tarîkat-ı Hâcegân olarak adlandırılan Nakşibendî tarikatına mensup büyük mürşitlere verilen ünvandır[7]
Osmanlıda da daha önceki Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi “Hâce” unvanı kullanılmış ve bürokraside görevli üst memurlara Hâcegân denilmiştir. Hâce unvanı, Osmanlı döneminde yaygın biçimde “Hoca” şeklinde kullanılmıştır. Özellikle mektep muallimleri ve medrese uleması bu unvanla anılmıştır. Şehzade muallimlerine “Hoca” denilmesinin sebeplerinden birisi de “Hâce” unvanının tarihi anlamından kaynaklıdır. Şehzade tahta çıktığı zaman ders aldığı âlimlerden birini kendisine hoca olarak seçer ve bu kişi “Hoca-i Sultânî”, “Padişah Hocası” unvanıyla anılır, teşrifatta da şeyhülislâma denk kabul edilirdi. Bunların görev ve tayinleri ile kendilerine tanınan imtiyazlar hakkında Fâtih Sultan Mehmet Han bir kanunname çıkarmış ve bu kanunnameye “Hocazâdeler Kanunu” denilmiştir[8].
Istılahi Olarak Hâcegân
Toplumlar kültürleriyle tarih sahnesinde yerini alabilirler. Ne kadar zengin bir kültüre sahipseler o kadar köklü bir derinlikleri olur. Kültürüne yabancı, kültüründen uzak bir millet, köksüz bir bitki gibidir. Hemen, asıldığında, kopuverir. Hâcegân, geçmiş kültürümüzden bize mirastır. Bizi geçmişimizle irtibatlayan, alakalandıran, tarihimizin derinliklerinden gelen zengin bir kültürdür.
Bu kültürün kaynağı, membaı İslam’dır. Kur’ân ifadesiyle Allah’a giden yolda, hakikat yolunda Hâcegân; “peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimseler [9]”dir.
Hâcegân silsilesinde, peygamberler, ashap, ehlibeyt ve evliyaullah, önemli duraklardandır. Dolayısıyla onlarla özdeşleşmiş bir isimdir. Bu silsilede, rabbani zincirde ilk halkada peygamberleri görüyoruz. İnsanlığın hidayet rehberi en hakiki, en kâmil mürşidleri peygamberlerdir. Âdem (as) ile başlayan bu silsile Efendimize ﷺ kadardır. Bu sebeple Efendimizin ﷺ bir ismi “Hâce-i Kâinattır”, kâinatın hocasıdır. Diğer bir ismi ise “Hâce-i Rusüldür”, peygamberlerin hocasıdır.
Peygamberlerden sonraki rabbani zincirin ikinci halkasına “Ashab-ı Kiram” diyoruz. Efendimizi ﷺ baş gözüyle görmüş, onunla sohbetleşmiş, hasbihal etmiş kutlu topluluk. Ashaptan sonra kıyamete kadar gelecek üçüncü halkaya da “Saadatı Kiram” diyoruz. Saadete, selamete, hidayete ermiş topluluk. Kur’an’ın sıddıklar, şehitler ve salihler diye zikrettiği bu topluluğun ismidir.
Hâcegân, bir dönem sadece ilahi silsilenin üçüncü halkasında yer alan kişilerle tanınmıştır. Hâcegân geleneği, Orta Asya ve Maveraünnehr dediğimiz bu bölgede Yusuf Hemedani hazretleri ile tanınmıştır. Yani Cenâb-ı Peygamberden Hazreti Ebubekir Sıddık (radıyallahu anh) vasıtasıyla devam eden bu saadat zincirinde Hâcegân ekolü Ali Fârmedi hazretlerinden sonra Yusuf Hemedani hazretleriyle tanınmaya başlamış ve O’nun bir halefi Hâce Ahmed Yesevî, diğer bir halefi Hâce Abdulhâlık Gucduvânî vasıtasıyla yayılmış ve devam etmiştir. Ta ki bu anlayış, bu kültür, bu zaviye Hoca Muhammed Bahauddin hazretlerine kadar devam etmiştir. Hâce Bahauddin hazretleriyle birlikte bazı anlayışlarda ve dolayısıyla uygulamalarda yapılan değişikliklerden sonra bir isim değişimi olmuş ve bu ekole Nakşibendilik denmiştir. Aslında Hâcegâniyye ekolü Nakşibendiliğin içinde mündemiç bir özdür.
Bu hususlar dikkate alındığında Hâcegân salt bir cemaat ve tarikat anlayışı değildir. İçinde geçmişten bugüne gelen dini, milli, tasavvufi kültürleri mezceden, bunları birleştiren bir yoldur. Her zamanda hakkı üstün tutan bir topluluk bulunsun fehvasınca Hâcegân hak üzere bir araya gelmiş topluluğa verilen isimdir. Hâcegânı diğer topluluklardan ayıran özelliği ise Efendimizden ﷺ bozulmadan nesilden nesile aktarılarak gelen İslam mirasına sahip salih insan, varisi nebi dediğimiz insanı kâmil anlayışıyla yoğrulu, İslam medeniyetinin yaşatıldığı velayet anlayışını bünyesinde barındıran yaşayan bir zamanın Hâcesinin varlığıdır.
İnsanı kâmil anlayışına sahip Hâce, zülcenaheyndir. Çift yönlü, çift kanatlıdır. Kendisinde hem zahir dediğimiz Efendimizin ﷺ devlet adamlığı, siyaseti, komutanlığı ve diğer yönleri hem de mana dediğimiz İslam’ın manevi mirası bulunur. Hakikatte İslam bir bütündür. İçerisinde devleti, siyaseti, ibadeti ve ukubatı toptan barındırır. İslam’ın hâkim olduğu dönemlerde her iki yönün aktif olarak işletildiği ancak devletlerin İslam’dan uzaklaştıkları dönemlerde Müslümanlık sadece ibadet olarak algılandığı için zahir denilen yön pasif kalmaya mahkûm edilmiştir. Zaman zaman bu iki yön birbirinden ayrışmış, zahir ve mana iki ayrı kişide toplanmıştır. Ne zaman ki bu iki sıfat Efendimiz ﷺ ve râşit halifeleri gibi tek insanda toplanmış o zaman yeryüzü sadece Müslümanlar için değil tüm insanlık için de saadet yurdu olmuştur.
Ayeti kerimede buyrulan “kâfirler istemese de Allah (cc) nurunu tamamlayacaktır [10]” ifadesindeki nur kelimesi hem insan hem de İslam’ın hükmü olarak tefsir edilmiştir. Bu iki anlamdan hareketle Allahu Teâlâ önce insanı, tıpkı Efendimiz ﷺ ve sahabe dönemi gibi yeniden canlandıracak ve zamanın bu kâmil insanları vasıtasıyla da yeryüzünde hükmünü hâkim kılacaktır.
İşte insanlığın tamamlanmasında rol oynayacak bu mayaya biz kısaca Hâcegân diyoruz. Bu maya ile yeniden özüne dönen insan, Rabbisinin emrine imtisal ile ayeti kerimede geçen nuru da tamamlayacaktır inşallah.
Bu manada Hâcegân Vakfı bir fikir ocağıdır. Günün kâmil insanları mesabesindeki zamanın hâcelerinin her an hay olan Cenabı Hakla yaşadıkları aşk ocağından elde ettikleri sıcak, mis kokulu ekmek misali, o demden elde edilen taze ve katışıksız muhabbet kokan o fikirlerin husule geldiği yerlerdir. Vakfın binaları gönüllerdir. Binalarla, okullarla, kurslarla vakit kaybetmez. Binalara değil insanlara yatırım yapar. Okulu, kursu, tekkesi gönlüdür. Seyyardır. Her yere sığar, açar kurar o demi yaşar yaşatır. Yer geldi mi hemen toplar, kapatır, pratiktir. Onun için bir insan dahi olsa önemlidir. Bir insan uğruna binlerce bina, okul, kurs feda edilebilir. Binalar, okullar, kurslar adı altında insanların feda edilmesine karşıdır.
Bu maya bir fikir mayasıdır. Sahibi Hace-i Kaniat Muhammed Mustafa’dır. O, ashabı güzini mayalamış, ashab da sonraki zamanın hâcelerini mayalayarak günümüze kadar bozulmadan gelmiştir. Tıpkı sütün yoğurtla mayalanması gibi. Bugün sağlıklı maya ile mayalanan yoğurt, bembeyaz ve tadı da ilk günkü yoğurdun tadındadır. Hâcegân Vakfı fikriyatı, bu maya misalidir. Nasibi olan herkesi mayalama gücüne sahiptir. Abı hayat gibidir. Serin, soğuk su gibidir. Her derde şifadır. Zira insanlığın tüm hastalıklarının sebebi iman zafiyetindendir. Allaha (cc) inandım diyen çoktur ancak Allah (cc) varmış gibi yaşayan azdır.
İşte zamanın Hâcesi, aşk ocağı denilen gönülden, her an hay olan ve tenezzülen iskan buyuran Cenabı Hakla yaşadığı anın deminden, anın hikmetini ve hakikatini istinbat edebilen, getirebilen kişidir. Bu dem sonucu çıkan yepyeni sıcacık bu fikirler 70 yıl ibadet gücündedir[11]. Pas sökücü mesabesindedir. Hasta kalplere şifa, paslı gönüllere cila hükmündedir. Bugün insanlığın ihtiyacı, zamanın münevver, mütefekkir, Allah adamları dediğimiz zamanın hâcelerinin getirdikleri anın hikmeti mesabesindeki fikirlerdir. Bu adamlardan doğan fikirler, hayat suyu gibi önce kendilerini hay eder, yeniden diriltir, ateşlerini, hararetlerini söndürür. Sonra hak vergisi, bitmeyen ve tükenmeyen bu suyun, bereketini Cenabı Haktan bilerek susuz çoraklaşmış gönüllere ulaştırma gayreti içerisine düşer.
Bilir ki, ateşi de veren O dur. Suyu da veren O’dur. O’ndan O’na deveran eden O’dur. Yeter ki ortada sen olmayasın, ben olmayayım, hep O, olsun.
…..
Ademliktir [12] insanı âdem [13] yapan,
O demdir âdemi ayakta tutan,
Demi demdir bu âlem,
Ademi âdemler doğuran,
Hâce-i Hâcegândır, yâri dost besti best.
Hülasadır insan bu kevni âlemin,
Hz. insandır gaye-i kelamı kadimin,
İnsanı hazret yapan tohumudur kâmilin,
Hâce-i Hâcegândır, dostu yâr besti yâr.
…..
Hâce-i Hâcegân [14]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] İpşirli Mehmet; Hâcegân, İslam Ansiklopedisi, C.14, s.430. Ayrıca rivayetler için bkz.
[2] Beyhaki, Muhammed b. Hüseyin; Tarih (neşreden: Kāsım Ganî – Ali Ekber Feyyâz), s. 218-219
[3] Konukçu, Enver; Hâce-i Cihan; İslam Ansiklopedisi, C.14, s.429.
[4] Dıa, Hoca, İslam Ansiklopedisi, C. 18, s. 186.
[5] Sümer Faruk; Hâce Sera, in: Ağa, İslam Ansiklopedisi, C.1, s.451.
[6] Dıa, Hoca, İslam Ansiklopedisi, C. 18, s. 186.
[7] Köprülü, M. Fuad; “Hâce”, İslam Ansiklopedisi, C. V/1, s. 24.
[8] Dıa, Hoca, İslam Ansiklopedisi, C. 18, s. 186.
[9] Nisa Suresi 69. Ayet; “Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır!”
[10] Saf Suresi 8. Ayet.
[11] İbn Abbas ve Ebu’d-Derda’dan rivayet edildiğine göre “Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” Bkn:. Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû’a, 175; Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310.
[12] Adem; yokluk.
[13] Âdem; insan, insanı kâmil.
[14] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân Yolunun Hocası.


