KADIN VE AİLE
İlahiyatçı / Yazar Elif ZOROĞLU hocamız tarafından kaleme alınacak makaleler çok yakında “Kadın ve Aile” köşemizde yayınlanacaktır.

İlahiyatçı / Yazar Elif ZOROĞLU hocamız tarafından kaleme alınacak makaleler çok yakında “Kadın ve Aile” köşemizde yayınlanacaktır.

HÂCEGÂN VAKFI
21 Haziran 2022 tarihli Resmi Gazetenin ilanıyla faaliyete başlayan Hâcegân Vakfı, daha çok üniversite hocaları, sivil toplum kuruluşları ve sivil toplumun kanaat önderleri ile âlimler ve âkillerden müteşekkil istişare heyetinin olumlu görüşleri üzerine memleketimizin ihtiyacı olan birlik, dirlik ve huzurun tesisine katkıda bulunmak üzere kurulmuştur.
İsminden de anlaşılacağı üzere Hâcegân vakfının yolu, Hâcegân yolu, hocalar, âlimler yoludur. İlmin, bilimin yoludur. Bu yol Anadolu’nun öz damarıdır. Horasan yolu olarak da adlandırılan bu yolda hak üzere bir araya gelmiş âkil insanların kurduğu bir vakıftır. İlk öncüler arasında “li hikmetin” rabiatül adeviye misali hanım kardeşlerimiz de yer almaktadır.
Vakıf senedinin 4. maddesinde vakfın gayesi; “insanların ilmî, ahlâkî, dinî, sosyal, kültürel ve manevi yönden gelişimlerine yardımcı olmak ve huzurlu bir toplum oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu katkının gerçekleştirilmesinde “Hâce Abdulhâlık Gucduvânî” ve “Hâce Ahmet Yesevî” ile “Hacı Bektaşi Veli” ve “Hacı Bayramı Veli” gibi toplumda genel kabul görmüş büyük insanlar ilham kaynağı olarak görülür.” denilerek başkaca izaha yer bırakmayacak şekilde açık ve net tanımlanmıştır.
Hâcegân Vakfı; vatanı ve milletine âşık, kendi öz değerleriyle çatışmayan yeni Türkiye’nin donanımlı ve özgüvenli nesillerinin yetiştirilmesine katkıda bulunma gayreti içerisinde olan bir ocaktır. Tüm gruplara eşit mesafededir. Organik hiçbir grupla/cemaatle bağlantısı olmamasına rağmen tüm grupları ortak değerler çatısı altında bir olmaya çağıran misyona sahiptir. Bu fikriyat İslam’ın üst çatısıdır. Tüm insanlığı bağrına basacak kapasiteye sahiptir.
Tıpkı, Hâce Ahmet Yesevi, Hâce Abdulhalık Gucdüvani, Hacı Bektaş Veli ve Hacı Bayram Veli fikriyatı gibi.
HÂCEGÂN VAKFI SENEDİ
VAKIF
Madde 1- Vakfın ismi Hâcegân Vakfı’dır. İşbu resmi senette sadece vakıf denilecektir.
VAKFIN GENEL MERKEZİ
Madde 2- Vakfın genel merkezi Ankara’dadır. Vakfın adresi, yerleşim yeri içerisinde Mütevelli Heyet kararı ile değiştirilebilir.
VAKFIN ŞUBELERİ
Madde 3- İlgili mevzuat çerçevesinde vakıf Mütevelli Heyet kararı ile yurt içinde veya dışında şube ve temsilcilikler açılabilir. Gençlik yapılanmasına ilişkin olarak “Hâcegân Ocakları” isimli yurtiçi ve yurtdışı teşkilat kurabilir. Vakıf bünyesinde “Hâcegân Hukuk Enstitüsü” veya “Hâcegân Tasavvuf Enstitüsü” gibi benzer enstitüler kurulabilir. Teşkilatlanma ve detayları hakkında karar organı Mütevelli Heyettir.
VAKFIN GAYESİ
Madde 4- Vakfın gayesi; insanların ilmî, ahlâkî, dinî, sosyal, kültürel ve manevi yönden gelişimlerine yardımcı olmak ve huzurlu bir toplum oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu katkının gerçekleştirilmesinde Hâce Abdulhâlık Gucduvânî ve Hâce Ahmet Yesevî ile Hacı Bektaşi Veli ve Hacı Bayramı Veli gibi toplumda genel kabul görmüş büyük insanlar ilham kaynağı olarak görülür.
VAKFIN FAALİYETLERİ
Madde 5- Vakfın faaliyetleri şunlardır:
VAKFIN GAYESİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN YAPABİLECEĞİ İŞ VE İŞLEMLER
Madde 6- Vakıf gayesine ulaşmak için taşınır ve taşınmaz mallara bağış, vasiyet, satın alma ve kiralama suretiyle sahip olmaya ve kullanmaya, vakıflara ilişkin yasa hükümleri uyarınca sahip olduklarını satmaya, devir ve ferağ etmeye, gelirlerini almaya ve harcamaya, vakıf malvarlığına giren bir ya da birden çok taşınmaz mal veya gelirlerini bir ya da birçok kez yatırımda kullanmaya, vakıf amaç ve hizmet konularına aykırı olmamak koşulu ile yapılacak bağış ve vasiyet, satın alma ve diğer yollarla mal ettiği taşınır ve taşınmaz malları ve paraları yönetim ve tasarrufa, menkul değerleri almaya ve vakfın amacı doğrultusunda bunları değerlendirip satmaya, vakfın amaçlarına benzer çalışmalarda bulunan yurtiçi ve yurt dışındaki vakıflar, gerçek ve tüzel kişiler ile işbirliği yapmaya, kamu kurum ve kuruluşları dışındakilerden yardım almaya, bu yardımı sağlamak için anlaşmalar yapmaya, taşınmaz malların irtifak, intifa, sükna, üst, rehin, ipotek gibi mülkiyetten gayri ayni haklarını kabule, bu hakları kullanmaya, olan ya da olacak gelirleri ile kuracağı sözleşmeler için taşınır ve taşınmaz malların rehin ve ipoteği dâhil her türlü güvenceleri almaya, geçerli banka kefaletlerini kabule, vakfın amaç ve hizmet konularını gerçekleştirmek için gerektiğinde ödünç almaya, kefalet, rehin, ipotek ve diğer güvenceleri vermeye, vakfın amaç ve hizmet konularına uygun olarak yürütülen ve yürütülecek projelerden ve her türlü çalışmalardan gelir elde etmeye ve vakfa gelir sağlamak amacı ile olağan işletme ilkelerine göre çalışacak iktisadi işletmeler, şirketler kurmaya, kurulu olanlara iştirake, bunları doğrudan işletmeye ya da denetimi altında bir işletmeciye işlettirmeye, vakfın amaç ve hizmet konularından birinin ya da tümünün gerçekleştirilmesi için yararlı ve gerekli görülen girişim, tasarruf, mal edinme, inşaat ve benzeri sözleşmeleri yapmaya Türk Medeni Kanununun 48. maddesinde belirtildiği üzere izinli ve yetkilidir.
VAKFIN KURULUŞ MAL VARLIĞI
Madde 7- Vakfın kuruluş malvarlığı, vakıf merkezi olarak gösterilen ve vakfın faaliyetlerine tahsis edilen dairedir.
Malvarlığı, vakfın kurulmasını müteakip yapılacak ilavelerle arttırılabilir.
VAKFIN ORGANLARI
Madde 8– Vakfın organları ‘Mütevelli Heyet’ ve ‘Vakfın Genel Başkanı’dır.
MÜTEVELLİ HEYETİ
Madde 9– Vakfın Mütevelli Heyeti; işbu vakıf senedinin sonunda ad, soyad ve imzaları bulunan aynı zamanda vakfın kurucuları olan üç (3) gerçek kişiden oluşmaktadır.
Mütevelli Heyetin ilk başkanı kuruculardan … dir. Mütevelli Heyet başkanlığının herhangi bir sebeple boşalması halinde varsa Mütevelli Heyet Başkan Yardımcısı yeni Mütevelli Heyet Başkanı seçilinceye kadar Mütevelli Heyet Başkanına ait görev ve yetkileri kullanır. Mütevelli Heyet Başkan Yardımcısı yoksa yaşça büyük olan Mütevelli Heyet üyesi, yeni Mütevelli Heyet Başkanı seçilinceye kadar Mütevelli Heyet Başkanına ait görev ve yetkileri kullanır. Mütevelli Heyet Başkanı aynı zamanda Hâcegân Vakfı Genel Başkanıdır.
Mütevelli Heyet üyeliğinin ölüm, istifa ya da başka bir nedenle boşalması halinde mütevelli Heyet üyelerinin teklifi ve kalan Mütevelli Heyetin çoğunluk kararıyla seçim yapılır. Mütevelli Heyet üyelerinin teklifi ve Mütevelli Heyetin 2/3 çoğunluğunun kararıyla Mütevelli Heyete başkaca üyelerin seçilmesi mümkündür.
MÜTEVELLİ HEYETİNİN GÖREV VE YETKİLERİ
Madde 10-Mütevelli Heyet, vakfın en yüksek karar organıdır. Bu sıfatla Mütevelli Heyet:
MÜTEVELLİ HEYETİN TOPLANTI ZAMANI VE KARAR NİSABI
Madde 11- Mütevelli Heyetin ilk toplantısı, vakfın resmi gazetede ilanını müteakip bir ay içinde yapılır. Bütçe ve çalışma raporlarının onaylanması ile seçimlerin yapılmasına ilişkin konuları görüşmek üzere yılda bir Mart ayı içinde toplanır. Mütevelli Heyet, üyelerinin en az üçte birinin (1/3) yazılı olarak talepte bulunmaları halinde olağanüstü olarak da toplanabilir.
Olağan ve olağanüstü toplantılarda, ilan olunan gündemde yer almayan konular görüşülemez. Ancak, olağan toplantıda divanın teşkilinden hemen sonra, az üçte birinin yazılı önerisi ile senet değişikliği ve vakıf organları ile vakfa yükümlülük ve sorumluluklar yükleyecek konular dışında gündeme madde ilavesi mümkündür. Toplantı tarihi, yeri, saati ve gündemi, toplantı gününden en az 7 (Yedi) gün önce imza karşılığı yazı veya e-mail ile Mütevelli Heyet üyelerine bildirilir. Mütevelli Heyet üye tamsayısı ile toplanır. Tam sayı sağlanamadığı takdirde toplantı bir hafta sonra aynı gün ve saatte aynı yerde çoğunlukla yapılır. Mütevelli Heyet karar yeter sayısı ise toplantıya katılanların çoğunluğudur. Oyların eşit olması halinde Mütevelli Heyet Başkanının oyu iki oy sayılır. Oylamanın ne şekilde yapılacağı ayrıca karara bağlanır. Her üyenin tek oy hakkı vardır. Toplantıya gelemeyecek üye, Mütevelli Heyetten bir başka üyeyi vekil tayin edebilir. Bir şahısta birden fazla vekâlet toplanamaz. Toplantılar çevrimiçi de gerçekleştirilebilir. Bu durumda alınan kararlar sonradan imzalanır.
VAKFIN TEMSİLİ VE VAKIF GENEL BAŞKANI
Madde 12– Vakfı Mütevelli Heyet adına “Hâcegân Vakfı Genel Başkanı” sıfatıyla Mütevelli Heyet Başkanı temsil eder.
Mütevelli Heyet, genel veya belli hal ve konularda, belirteceği esaslar dâhilinde kendi üyelerinden bir veya birkaçını, yetkili memur ve memurlarından herhangi bir veya birkaçını, temsilci veya temsilciliklerini, herhangi bir sözleşmeyi akdetmeye, mukavele, hukuki belge veya senedi vakıf nam ve hesabına tanzim ve devretmeye de yetkili kılabilir.
VAKIF GENEL BAŞKANININ GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 13– Genel Başkan, vakfın idare ve icra organıdır. Bu sıfatla Genel Başkan:
VAKFIN GELİRLERİ
Madde 14- Vakfın gelirleri aşağıda gösterilmiştir.
VAKIF SENEDİ DEĞİŞİKLİĞİ
Madde 15– Vakfın amacı, faaliyetleri ve örgütlenme şekli dâhil vakıf senedinde yapılacak değişiklikler ile ilaveler Mütevelli Heyet üyelerinin en az üçte birinin (1/3) yazılı teklifi ile Mütevelli Heyet üye tamsayısının en az üçte ikisinin (2/3) onayı ile yapılır.
VAKFIN SONA ERMESİ
Madde 16– Vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde vakfın tasfiyesinden arta kalan malvarlığı Mütevelli Heyetinin uygun göreceği aynı amaçlı bir başka vakıf, dernek veya hayır kurumuna devredilir.
Vakfın feshi kararı, Mütevelli Heyet üye tamsayısının en az (1/3) ün yazılı teklifi ve Mütevelli Heyet üye tamsayısının üçte iki (2/3) çoğunluk kararı ile alınabilir.
GEÇİCİ HÜKÜMLER
Geçici Madde 1- Vakfın tescili için gerekli tüm iş ve işlemleri yapmak üzere … yetkili kılınmıştır.
Mütevelli Heyet Başkanı
Mütevelli Heyet Üye Mütevelli Heyet Üye

Koca koca kayaları hareket ettirip deviren altındaki küçük çakıl taşı değil midir?
“Siz atmadınız, Allah (cc) attı”[1] ayeti celilesi gereğince bu işi HAMAS yapmadı, Allah (cc) yaptı, desem nasıl karşılarsınız?
Biraz değişik geldi… ağır oldu… kafa mı buluyorsun bizimle gibi homurdanmaları duyar gibi oluyorum. Peki, İsrail Gazzeyi işgale bahane bulmak için yaptırdı; İran gaz verdi, bu gaz ile Hamas yaptı sonra İran da Hamas’ı sattı; Hamas’ın bizatihi kendisi yaptı vs… denilince oluyor da bizim dediğimiz neden ihtimallerden birisi olmuyor?
Malum, imanın şartlarından birisi de “hayrihi ve şerrihi min Allahu teala” dır. Yani hayır da şer de Allah’tandır. Hayrı ve şerri yaratan ve neyin hayır veya şer olduğunu bilen Allah’tır (cc).
Neden İnsan Allah’ın (cc) dediklerini düz, yorumsuz olduğu gibi anlamak istemez. Gelin meseleleri bir de düz, yorum katmadan bizim dediğimiz ihtimalden / pencereden bakalım: “Hamas yapmadı, Allah (cc) yaptı /rdı”.
Niçin mi?
Yenidünya düzeni diye yutturulan bu zulüm düzeninin ipini çekmek için. Sahte riyakâr ABD, Batı, Hindu, yamyam bilmem ne belanın gerçek yüzünü gözümüze sokmak için. Filistinli kardeşlerimizin çilesinin artık dolduğunun işaret fişeği için… birbirini teyit eden gerekçeleri sıralamak mümkündür.
Daha da anlaşılamamış ise daha fasih lisan ile ifade edelim. Mademki bu dünyaya imtihan için geldik, Cenabı Hak, imtihan için yaptı desek ne dersiniz? Buraya itiraz gelmeyeceğini düşünüyoruz.
Olaya bizim ihtimalden / pencereden bakıldığında kazananların ve kaybedenlerin farklılık gösterdiği görülür. Bu sebeple kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini anlamak meseleyi anlamak olacaktır. Hem olayın iyi anlaşılması hem de kayıtlara geçmesi açısından kaybedenleri ve kazananları buraya not düşüyoruz.
Kazananlar;
Bu minval üzere bu olayın kazananlarını çoğalmak mümkündür.
Kaybedenlere bakacak olursak;
Olanı özetle tekrar edip yazıyı kapatalım:
Hamas küçük bir çakıl taşı attı ve kurulan devasa bil cümle düzenler çatırdadı. Daha neler oldu neler, bir bilseniz…
Dedik ya ayeti kerime öyle buyuruyor: “onu sen atmadın biz attık”(Enfal 17) [4].
Hâce-i Hâcegân [5]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] Enfal Suresi 17. Ayet: “Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü ve attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı ve böylece de kendi katından, inananlara güzel bir nimet vermek, onları denemek istedi. Şüphe yok ki Allah her şeyi duyar, bilir.”
[2] Hadisi şerifte Cenabı Peygamber ﷺ :“Öyle ki Yahudiler taşların ve ağaçların arkasına saklanacak ama ağaç ve taş dile gelerek ‘Ya Müslim! Ey Allah (c.c.) kulu! Gel, bak benim arkamda Yahudi var, buraya gizlendi, benim arkamda, gel onu cezalandır, diyecek. Sadece ‘gargat’ ağacı bunu söylemeyecek çünkü o Yahudi ağacıdır” buyruluyor. (Sahih-i Müslim, Kitab-ul Fiten H. 2239).
[3] Resulullah ﷺ şöyle buyurdu: “Sizden her kim bir kötülük veya çirkin bir şey görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirmeye çalışsın. Ona da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu da imanın en zayıf derecesidir” (Müslim, İman 78).
[4] Enfal Suresi 17. Ayet: “… ve attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı ve böylece de kendi katından, inananlara güzel bir nimet vermek için onları denemek istedi. Şüphe yok ki Allah her şeyi duyar, bilir.”
[5] Hâce-i Hâcegân: Hâcegânın kutlu yolunun hocası

Ayetler:
Enfal Suresi 60. Ayet
وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ
Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın ki, bununla Allah’ın düşmanlarını, sizin düşmanınızı ve sizin bilmeyip, Allah’ın bildiği düşmanları korkutasınız. Allah yolunda her ne harcarsanız, size tam olarak ödenir. Ve hiçbir haksızlığa uğratılmazsınız.
Hadisler:
Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu:
“Yakında milletler, yemek yiyenlerin birbirlerini sofralarına davet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.”
Sahabilerden birisi şöyle dedi:
“Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?”
Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu:
“Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak sizin gönlünüze de vehn atacak.”
Yine bir sahabî şöyle sordu:
“Vehn nedir, ya Rasûlallah?”
Rasûlullah ﷺ şu cevabı verdi:
“Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir.” [Ebû Dâvud, 4297]
Esselamu aleyküm!
Muhteremler, ayteti kerimede zikredilen güç ve savaş atları ile kast edilen şey, savaş için gerekli olan araç ve gereçleri bulundurmaktır. Savaş gereçleri; o gün kılıçtı, oktu, attı, deveydi… Günümüzde ise bombadır, füzedir… Burada verilen mesajı günümüze uyarladığımız zaman savaş için uçak, füze, iha, siha, vs daha bilinmedik aletleri tarafımızdan hazırlamak, ümmet için farzı ayndır. Savaş kavramı batı için, bizde Cihad kavramı vardır. Cihad için çeşitli hazırlık evreleri vardır. Bu hazırlıklar yapılmalıdır. Bu hazırlıklar yapılmış ise mesele tamam mıdır. Tamam değildir. Bu sefer yukarda zekrettiğimiz hadisi şerif devreye girmektedir.
Hadisi şeriftle ayeti kerime birlikte değerlendirildiğinde sadece savaş alet ve gereçleri, füze ve tankların hazırlanması yetmemekte ayrıca müslümanlarda “vehn” hastalığı da olmamalı, yani dünya sevgisi kalpte çok yer almamalı ve ölüm korkusu olmamalıdır. Ölüm; müslüman için bir bitiş değil yepyeni bir başlangıçtır. Dünyada Allahın dini için şavaşırken ölmek şereflerin en yücelerinden birisi olan şedadet mertebesine ulaşmadır. Nebilerle sıddıklarla ebedi ahiret yurdunda yaşamı garantilemektir.
Bu iki hususu kamilen ve salimen hallettiğimizde müjdeler bizi bekliyor, Allahın inzi kerimiyle.
Rabb’im Nebevi hayattan ders çıkaranlardan eylesin.
O ne güzel Mevla ne güzel Yardımcıdır. Saflar belli olurken biz safları daha sık tutup kardeşliğimizi pekiştireceğiz.
Hür Kudüs ve Aksâ’yı görmek her Müslümanın sevdasıdır.
Ya Rahim ya Müntekım bizlere o günü göster…
Amin, Allahümme amin…

Ayetler :
بسم الله الرحمن الرحيم
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ ﴿٧
7﴿ Ey iman edenler! Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed suresi, 7.ayet)
****
Hadisler :
“Allah’ım! Kederden ve üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım.” (Ebû Davud, Sâlat, 367 )
***
Esselamu aleyküm!
Üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duyarsızlasan ümmetin uyanması duasıyla, Yakub (as) yakarışı, peygamber efendimizin (sav) Taif duasıyla yakarma günündeyiz!
“Ya‘kūb (as) şöyle dedi: Ben acımı ve kederimi ancak Allah’a arz ediyorum!..” (Yusuf Suresi 86)
Taif dönüşü Efendimiz (sav): “Allahım, acizliğimi, güçsüzlüğümü insanlar indindeki değersizliğimi ancak sana şikayet ederim.”
Ey merhametlilerin merhametlisi, her kesin zayıf görüp de dalına bindiği, biçarelerin Rabbi Sensin. Sensin Rabbim benim. Beni kime bıraktın! Huysuz ve yüzsüz yabancıya mı, yoksa bu işimde bana hakim olacak düşmana mı?
Allahım!
Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belalara hiç aldırmam. Fakat senin esirgeyiciliğin bunları göstermeyecek kadar geniştir.
Allahım!
Gazabına uğramaktan, rahmetinden uzak kalmaktan, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahireti salâha kavuşturan ilâhi nuruna sığınırım.
Rızanı dilerim. Sana iltica ederim. Bütün kuvvet, her kudret ancak Sendendir, Ya Rabbi!
Allahumme amin…

Kur’anı Kerimde, tefekküre işaret eden bazı ayetlerde, tefekkür etmek eylemi “fekera” (ف-ك-ر) fiili ile değil de “zekara” (ذ-ك-ر) fiili ile genellikle “öğüt alıp düşünmek” şeklinde tercümelerin yapıldığı görülmektedir. Örneğin Bakara suresi 269. ayette; “Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez”[1] Yine ; “Rabbim, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?[2]” ; “Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık[3]”; “Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? “[4]şeklindedir.
Tezekkür ile tefekkür arasındaki bu denli sıkı ilişki dikkat çekicidir. Tezekkürün anlaşılmasında önemli kavramlardan bir diğeri de zikirdir. Zikir ile tezekkürün fiil kökleri aynıdır. Zikir bilindiği üzere anmak hatırlamak manalarına gelmektedir. Biz tefekkürü, düşüncenin Allah’tan karşılık bulmuş hali olarak kısaca tarif ederek, “tefa’ul” babından türetildiğini ve karşılıklı fikirleşmek manalarına geldiğini belirtmiştik. Tezekkür de Arapça kaidelerine göre “tefa’ul” babından türetilmiş olup karşılıklı anmak, zikirleşmek anlamına gelmektedir.
Tezekkürde bir hatırlama bir anma eyleminin Cenâb-ı Hakla karşılıklı olması hali vardır. Ayeti kerimede de buyrulduğu gibi; “فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ” “Fezkuruni ezkurkum”[5] yani “beni zikrederseniz bende sizi zikrederim”. Burada zikrin başlangıcının insan olduğu anlaşılmaktadır. Önce insan Cenâb-ı Hakkı zikredecek sonra Cenâb-ı Hak da insana mukabele edecek. Tefekkürde de durum böyledir. Önce insan düşüncesini ortaya koyacak sonra Cenâb-ı Haktan karşılık bulacak. Ancak tezekkürde insanın Hakkı nasıl düşüneceği, düşünmekten maksadının ne olacağı daha sarih bir şekilde belirtilmiştir. Burada önce “öğüt alın” buyrulmaktadır. İnsan önce öğüt almalı sonra düşünmeli. Aldığı öğütler kendisinin düşünce ufkunu genişletmelidir.
Kur’anı Kerimin kendisi bu manada bir “öğüt” dür. Cenâb-ı Hakkın bizzat kendisi de bir öğüt vericidir. Yine tüm peygamber efendilerimizde birer öğütçülerdir. Bu manada onların kâmil varisleri, onun yolunun takipçileri birer öğütçülerdir. Bu yüzden hadisi şerifte; “الدين النصيحة” “eddinü nasiha”[6], “Din nasihattir, öğüttür” buyrulmuştur. İşte tezekkürde düşünce ufkunun açılması, zikredilen öğüdün alınmasına bağlanmıştır.
Tezekkürde alınan öğüt; kulakla, dinlemek yoluyla elde edilen öğüt değildir. Tezekkürde öğütün muhatabı Bakara suresi 269. ayette buyrulduğu gibi temiz akıl sahipleridir. Öğütü bizzat aklın kendisi almaktadır. Akl-ı selim, insana doğuştan verilmiştir. Saf haldedir. Tabî olarak insanda bulunur. Hadisi şeriflerde buyrulduğu gibi “her doğan İslâm fıtratı üzerine doğmuştur. Ancak onu anne ve babası kendi dini üzerine yetiştirir.”[7] İnsan ekmeliyetinin gereği akl-ı selim doğar. Bazı insanlar bu akl-ı selimi kaybetmeden daha da mükemmele götürürken, kimileri bu temiz aklı bozup sapkınlığa düşebilmektedir. Bu sebeple başta Kur’an olmak üzere tüm zahir dünya, insanın aklının muhatabı olarak kendisine öğüt verir. Lisanı hal ile der ki “yerin ve göğün sahibi Allah’ (cc) dır”.
Bu nedenle tezekkür; aslında tefekkürün başlangıç halidir. Akıl saf halde iken kendisine dışardan çarpan etkiler (öğütler) vardır. Temiz akıl sahipleri bu uyarıları, öğütleri doğru algılarlar ve sonuca giderler. Her şeyin sahibinin Cenâb-ı Hak olduğunu hatırlarlar. Bu duruma tezekkür denilmektedir. Kişi dışardan aldığı öğüdü doğru algılar ve düşünmeye başlar. Bu düşünce onu Hakka götürür, onu hatırlar. Bu aşamadan sonra tefekkür devreye girer, öğüt alınmış, öğütün sahibi hatırlanmış halde yer alan bir düşünce, artık dış dünyaya zuhur etmiştir. Şayet böyle bir düşünce Cenâb-ı Haktan da karşılık bulmuşsa biz bu amele mükemmil bir tefekkür deriz. İşte bin yıl ibadete denk düşünce bu şekildedir.
Meseleyi kısaca toparlayacak olursak, insan öğüt vericinin mesajları vasıtasıyla düşünecek, bu düşünceye tezekkür denilecek, tezekkür sonucu oluşan düşünce Cenâb-ı Haktan karşılık bulacak ve buna tefekkür denilecektir. Neticede kişi hem Cenâb-ı Hakkın zatına muhabbet kesbedecek hem de bu muhabbet sonucu Cenâb-ı Haktan alınan karşılığa da hikmet denilecektir. Öyleyse tefekkürle hikmet arasında da ilginç bir ilişki vardır.
Bir gün Hâcegân yolunun büyükleri ile Hikemi Ataiyyeyi mütalaa ediyorduk. Hikemi ataiyye için sarf edilen meşhur bir söz vardır, “eğer namazda fatihadan sonra Kur’an ayetleri dışında bir şey okunsaydı bu hikemi ataiyye olurdu” buyrulmuştur. Çok acayibime gitmişti. Bu küçücük risalede ne hikmet var ki namazda okunacak kadar güçlü donanıma sahip? Cevap çok geçmeden Hâcemizden geldi. “Hikem Allah’tan alınan bilgidir” buyurdular. Bu söz üzerinde çokça düşündüm. Nasıl bir şey ki İnsan gidip Allah’tan bir bilgi alabilir. İnsandan mütevellit bir söz, nasıl Hakka ait olabilir?
Düşünceler alıp götürdü beni, ayeti kerimede Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz için “وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىؕ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ” : “vema yentıgu anil heva in huve illa vahyun yuha” yani “o (sav) size bir şeyler söylerse hevasından değil bizden söyler”. Demek ki kâmil insan örneği Peygamber Efendimiz (sav) Haktan bir şeyler alıp söyleyebiliyorsa bu tüm insanlığa açılmıştır diye düşündüm. Sonra Hâcemiz bizim hikem karşısında bu kadar hayretimizi görünce dayanamadı ve buyurdular ki; “Hikem yaşanılan zamanın hikmeti, her zamanın hikmeti farklı olabilir” buyurdular. Yani İnsan canlı ve yaşamını sürdüren bir varlık, Cenâb-ı Hakta her an bir iş üzerine, Ataullah İskenderiye hazretlerinin tefekkürü sonucu Cenâb-ı Haktan getirdiği o zamanki bilgi, o zamanın hikmeti, bu gün Cenâb-ı Haktan alınacak taze bilgiler olabilir. Yani insan bugün haktan taze haberler, bilgiler alabilir. İşte Cenâb-ı Haktan alınan taze bilgiye “hikmet” denilmektedir. Geçmiş büyüklerin kitaplara döktükleri sözler de elbette hikmettir, ancak onlar o zamanın hikmetleridir. Bu günün hikmeti farklılık arz edebilmektedir.
Yine bir gün imamı azam efendimiz, Cenâb-ı Haktan aldığı taze bilgileri talebelere aktarırken imamı Yusuf efendimizin sohbeti not ettiğini fark eder. İmamı azam efendimizin imamı Yusuf efendimize nasihati çok önem arz etmektedir. “Benim sözlerimi not etmeyiniz. Bugün Cenâb-ı Hakkın bizdeki tecellisi böyle zuhur etti, yarın farklı bir tecelli olabilir, farklı bir şey söyleyebilirim” buyurmuşlardır.
Mecellede yer alan altın ahkâmlardan biri olan “Ezmanın tağayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” hükmü vardır. Yani “zamanın değişmesi ile ahkâmın değişmesi inkâr edilemez” denilmektedir. İşte bu yüzden İçtihat kapısı kapanmamıştır.
Kuranı Kerim, insanlar için en iyi öğüttür. En büyük öğüt verici Cenâb-ı Hakkın bizzat kendisidir. Yine Cenâb-ı Peygamberimizin de öğüt verici olduğu aşikârdır. Peygamber varisleri olan âlim, kâmil insanların da öğüt verici oldukları tartışmasızdır. İnsan şayet aklını; dünya ve nefs batağında kirletmemiş ise Kur’an ve Sünnette yer alan öğütleri alıp düşünerek doğruyu bulması mümkündür. Ancak günümüzde insanların çoğunun kirlendiği, insan çöplüğü haline gelen bu çağda, her şey Allah Allah diye bağırırken halen bunca zulmet, bunca isyan işlenebiliyorsa demek ki öğütleri görmeyen göz, işitmeyen kulak, algılamayan dimağların çok olduğu görülmektedir. Bu kirlenmişlik içerisinde ibadetle bir yere varamadığımız gibi tefekkürle de bu sıkıntılarımızı aşabilecek kudrete sahip değiliz. Bize öğüt olan Kur’anı açtığımızda sıkılıp hemen kapatabiliyoruz. Kendisini kapatma kudretine sahip bir akıl ondan öğüt almayı kabul etmiyor. Bu yüzden Hâcegân pirleri “kitap mürşid olamaz” buyurmuşlardır. İşte çizdiğimiz bu genel çerçevede devreye âlim, kâmil, varisi nebi insanlar girmektedir. Temiz akıl sahibi, meselesini her an tefekkürü ile Hakka götüren ve bir çözüm alabilen, taze bilgi getirebilen insanlar. Bu insanlar akılda yer alan kirliğin kalbe sirayet ettiğini keşfederek temizlik hareketini önce akılda sonra kalpte yaparak aklın ve kalbin selime döndürülmesine gayret etmektedirler. Öğüt verici kâmiller, öğütleri ile insanı aslına döndürmektedirler. Öğütlerle / sohbetlerle yenilenen insan sağlıklı düşünmeye başlamakta, tezekkürü gelişmekte, kalitesi artmakta ve dolayısıyla tefekkür ufku açılmakta ve tefekkürdeki isabeti, hakikati algılamadaki dikkati artmaktadır. Hadisi şeriflerde hikmetten bahsederken “mü’minin yitiğinden” bahsedilir. Böylelikle insan yitiği olan hikmeti bulmuş olmaktadır.
Tefekkürün kelime anlamının fikirleşme olduğundan bahsetmiştik. İki kişi arasında cereyan eden fikirleşme eyleminde insanı kâmilin rolü bu yönüyle de önem arz etmektedir. İnsan düşüncesinin Hakka ulaştığını veya nereye kadar ulaştığını nasıl tespit edecek? İsabet edemeyen düşüncedeki eksiklik ne? Bunu nasıl bilip çözecek? İşte insanı kâmilin, gerçek manada âlimin rolü burada başlamaktadır. İnsan bu gibi zatlarla müzakere ve mütalaa ederek hedefe yaklaşmaktadır. Bugün ortada bunca fikir olmasına rağmen Hakkın inayeti, rahmeti ve bereketi olmadığı gibi birçoğunun da bir bir ölüp gittiği görülmekte ise bu fikirlerin mükemmil bir tefekkür sonucu olmadığı, haktan tam bir karşılık bulmadığı anlaşılmaktadır. Kısacası sağlıklı bir doğum olmamıştır. Malum bir doğum için geçen süreç ne kadar önemlidir. Annenin beslenmesi, çocuğun beslenmesi, aylık mutat doktor kontrollerinin yapılması, işin uzmanınca takip edilmesi lazımdır.
Tefekkürde de doktor kontrolü gibi düşüncenin tefekküre dönüşmesi an be an insanı kâmil tarafından izlenmelidir. Zira akla zarar, dış etkenlerin insanı aldatması an meselesidir. Bugün kendisini peygamber olarak gören kişiler fikirlerinin Cenâb-ı Haktan karşılık bulduğunu hatta ve hatta kendilerinin Cenâb-ı Hakla görüştüklerini iddia etmektedirler. Bu kişilerin bu noktalara gelmelerinde “fikirleşme” eksikliği olmuştur. Akıllarıyla geldikleri her noktayı, o noktadan daha önce geçmiş âlim kâmil insanlarla müzakere, mütalaa etmemişlerdir. Cenâb-ı Hakka vardık dedikleri yeri çek edecek kişiler olmadığı için yoldan çıkmışlardır. Bu yüzden tefekkürde iki kişi vardır bu ikinci kişi ise başta hazırlık aşamasında insanı kâmildir. Tıpkı yüzme öğrenme gibi. Önce eğitmen, yüzmeyi deneme yanılma ve talimle öğretir. Öğrenince de artık siz kendiniz yüzersiniz.
İşte insanlığa yol açabilecek fikirler, gerçek bir tefekkür sonucu doğarlar, tabiri caizce Cenâb-ı Haktan mühürlenerek tasdik görürler. Bu fikirlerden birisi de Hâcegân fikriyatıdır. Cenâb-ı Hakkın bizzat kendisinden tasdik görmüş olup, kıyamete kadar devam edecektir.
Cenâb-ı Hak bize bu fikriyatı anlamayı, ona göre amel etmeyi, gerçek manada tefekkürle o bahri ummana dalmayı, her aşamada dostlarıyla birlikte olmayı, onlardan her aşamada layıkıyla öğüt alıp düşünmeyi bizlere nasip eylesin. Bu tarz tefekkürüyle zatına muhabbeti ve bu muhabbeti vasıtasıyla hikmetini bizlere ihsan eylesin. Bizi bize bırakmasın, sapık fikir ve akımlardan akıllarımızı muhafaza buyursun.
Hâce-i Hâcegân [8]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] Bakara Suresi, 269. ayet.: “وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ” ; “ Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır”.
[2] En’am, Suresi, 80. ayet; “وَسِعَ رَبّ۪ي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُون” : “Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
[3] En’am Suresi, 126. ayet; ” قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ” ; “Bu Rabbinin dosdoğru yoludur. Şüphesiz düşünüp öğüt alacak bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.”
[4] Yunus, Suresi, 3. ayet.: “َفَلَا تَذَكَّرُونَ” ; “Doğrusu sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra arşa hükmeden, işi düzenleyen Allah’tır, izni olmadan kimse şefaat edemez. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmez misiniz?”
[5] Bakara Suresi, 152. ayet.:”فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟” : “Beni zikrederseniz ben de sizi zikrederim. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.”
[6] Müslim, Îmân 95. ; Buhârî, Îmân 42; Ebû Dâvûd, Edeb 59; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey’at 31, 41.
[7] Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2; Müslim, Kader, 22.: “مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلاَّ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ” : “Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar, sonra anne babası onu Yahudi, Hıristiyan ya da Mecûsî yapar”.
[8] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân yolunun hocası.

cc. Cenâb-ı Hakkın Zaatının Tefekkürü
Kur’anı Kerimdeki tefekkür ayetleri incelendiğinde evrenin yaratılışı, kâinatta oluşturulan sistem ve sistemin işleyiş mükemmelliğine vurgu ile Cenâb-ı Hakkın kudretine dikkat çekilerek eserden müessire gidiş formülü üzerinde durulmaktadır. Al-i İmran suresi 190. ayette; “Göklerin ve yerin yaradılışında, gece ve gündüzün birbiri arkasına gelişinde aklı selim kimseler için gerçekten açık ibretler vardır.” Bir sonraki ayet; “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında (tefekkür ederler) derin derin düşünürler ve Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz(derler)” şeklindedir.
Hadisi şerifler incelendiğinde, tefekkür kavramının fazileti yanında tefekkür ameliyesinin de bir sınırının olduğu ve bu sınırların nerelere kadar uzandığı belirtilmektedir. Bu sınır Cenâb-ı Hakkın zatına kadardır. Zira efendimiz (sav) “Allah’ın yarattıkları hakkında düşünün. Allah’ın zatını düşünmeyin. Allah’ın zatı hakkında düşünmeye güç yetiremezsiniz[1]” buyurmuştur. Burada vurgulanmak istenen şey tefekkürle Hakkın zatının anlaşılamayacağı hususudur. Çünkü tefekkür de bir kuşatma ve hâkimiyet sağlama vardır. İnsan ne kadar tefekkür ederse etsin Cenâb-ı Hakkı kuşatamayacağına göre bu konuda düşünülmemesi gerektiğine işaret edilmiştir. Ancak bu demek değildir ki insan Cenâb-ı Hakkın zatının muhatabı olamaz.
İnsan, Cenâb-ı Hakkın hem zatının, hem de sıfatlarının muhatabıdır. İnsanı eşrefi mahlûk kılan da Hakkın bu sıfatlarına muhatap oluşudur. Öyleyse tefekkür ve zatı arasındaki ilişki nedir? Sorusu gündeme gelmektedir. Tefekkür, mademki yetmiş yıl ibadetten üstündür. Öyleyse zata mazhariyete bir anahtar ibadet varsa bu da tefekkürden başkası değildir.
dd. Tefekkürün Meyvesi Cenâb-ı Hakkın Zatına Muhabbettir.
Ayeti kerimelerde tefekkürün usulü anlatılmaktadır. İnsan önce kâinat kitabına bakmalı, gecenin ve gündüzün peşi sıra gelişini, dağların ve evrenin yaratılışını, her şeyin kendisinin emrine verilişini tefekkür etmelidir. Peki, tefekkürden sonra ne olmalı? Sonuçta Cenâb-ı Hakka karşı bir maiyet kesbî söz konusu olmalıdır. Bir yakınlık olmalı, bir muhabbet başlamalıdır. Her şeyi bizim için yaratan ve bizim emrimize veren varlığa karşı insan nasıl bir hal alır, bunun tarifi olmaz. İşte sıfatların tefekkürü sonucu insanda meydana gelen şey zaata karşı oluşan muhabbetten başka bir şey değildir. Zira kutsal emaneti yalnızca insan yüklenmiştir. Zata mazhariyet lutfu yalnızca insana verilmiştir. Bu emaneti misal âleminde taşıyacak başka bir canlı varlık yoktur. Ayeti kerimede de bu emanetin insan tarafından yüklendiği açıkça vurgulanmıştır.
İşte bu manevi emanete sahip eşref varlık olan insanı, Cenâb-ı Hakkın zatına kadar götüren tefekkür ameliyesinin neticesinde varılan son nokta, karşısındaki varlığın ne kadar yüce ve üstün, kendisinin de aslında ne kadar aciz olduğunun anlaşılmasıdır. Peygamber Efendimizin (sav) her hali ayrı bir kemâldir ancak Hâcegân ulularının biz insanlara örnek için izah buyurdukları bir hali özellikle dikkat çekicidir. Efendimizin (sav) tefekkürünün zirvede olduğu veya beşeriyetin kemâlâtının ulaşabileceği en üst nokta diye tarif edilen halin “Yarabbi benim seni layıkıyla bilmem mümkün değil, seni layıkıyla bilemedim yarabbi!” dediği an olduğu buyrulmuştur. Bu sebeple tefekkür, Hakkın sıfatlarından başlamalı ve meyvesi de Cenâb-ı Hakkın zatına muhabbeti doğurmalı ama bunun yanında azameti karşısında da acziyeti getirmelidir.
ee. İnsan Denen Eşrefü Mahlûkatın, Yine Bizatihi Kendisini Tefekkürü
Hâcegân büyükleri varlık âleminde üç kitaptan bahsederler. Bunlardan birincisi Kur’anı kerim kitabı, ikincisi kâinat kitabı, üçüncüsü insan kitabı olduğu buyrulmuştur. Kur’an üzerinde tefekkürün yapılması gerektiği yine Kur’anda belirtilmiştir. Kâinat kitabı üzerinde de tefekkür edilmesi gerektiği hem ayetlerde hem de hadisi şeriflerde bildirilmektedir. Ancak insan üzerinde yapılması gereken tefekkür biraz farklılık göstermektedir. İnsanın çamurdan nasıl yaratıldığı, sonraki merhalelerde neler olduğu hakkında ayetlerde detaylı izahlar bulunmaktadır. Ancak yine de mevzu bahis insan olunca durum özellik arz etmektedir. Ayeti kerimelere bakıldığında; “insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi oluşu” meselesi, yine insanlığa yol gösterici olarak “peygamberlerin gönderilişi”, “âlimlerin varlığı ve peygamberlere mirasçı oluşu”, “Allah’a itaat meselesi”, bu itaatin gerçekleşmesinde Peygambere (sav) itaatin rolü, “ulül emr” diye nitelendirilen kişilere itaat, salihlerle birlikte olmaya teşvik gibi hususlar birlikte değerlendirildiğinde insanın iki yönüne işaret edildiği görülmektedir. İnsan zahirde mahlûk bir varlıktır. Bu yönüyle Cenâb-ı Hakkın sıfatlarıyla bir paylaşımı vardır. Dolayısıyla bu sıfatların tefekkürü mümkündür. Ancak insan mana yönü olan Hakkın zatına mazhariyet kesbetme yönü olan bir varlık oluşu nedeniyle tefekkürü yasaklanan yönleri de bulunmaktadır. Belli noktalarda tefekkür değil, itaat, teslimiyet, arkadaşlık, dostluk, beraberlik söz konudur.
İnsan tefekkürde hem en iyi malzeme hem de kısıtlı bir alandır. Özellikle Cenâb-ı Hakka yakınlık kesbetmiş, onun yeryüzünde manevi temsilcisi olmuş kişilerle birliktelik tabiri caizse Hakkın zatına doğrudan yol bulunan bir alandır. Bu alanda insanın gözünü kapatıp düşünceye dalması yani tefekkürü gaflet bile olabilmektedir. Belki binlerce yıl tefekkürle elde edilen şeyle karşı karşıya kalınmaktadır. Nasıl ki bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten üstünse, bir saat hak dostlarıyla birliktelik yetmiş yıl tefekkürden üstün olabilmektedir. Buradaki alış veriş başka bir şeydir. Cenâb-ı Hakkın kendisinden insana doğrudan gelen bağ vardır. Buralara hadisi şeriflerde belirtilen mukarreb meleklerin dahi girmesi mümkün değildir. Dolayısıyla insanın buraları algılama araçları farklıdır. Gönülden gönüle, kalpten kalbe diye tarif buyrulan bir halle karşı karşıyalık vardır.
Öyleyse insanın tefekkür edilebilen yönleri olduğu gibi, tefekkürle algılanması mümkün olmayan yönlerinin de olduğu unutulmamalıdır. Bu demek değildir ki sen Allah dostunu, peygamber varisini buldun aklını bir köşeye koy, tefekküre ve düşünceye hacet yok. Asıl Allah dostlarıyla beraberlik insanın kalbini ve aklını genişletir, kalp ve akıl genişledikçe düşünce ufkunun genişlemesi, fikrin Cenâb-ı Haktan karşılık bulması daha çok söz konusu olmaktadır. Yani Allah dostuyla beraberlik senin aklını fikrini açmıyorsa kusura bakma senin ki beraberlik değildir.
İnsanın tefekkürü ile varacağı yer aslında yine insanın kendisidir. Zira bütün varlık kendisine boyun eğdirilmiştir. Ayeti kerimede; “O göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından (bir lütuf olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır[2]” buyrulmaktadır. Hâcegân büyükleri insanın büyüklüğüne işaret için “kâinatta bir şey yok, ne varsa insan da var” buyurmaktadırlar. Sahabe efendilerimiz dostluğu, arkadaşlığı, sevgiyi, aşkı Efendimizde (sav) yaşamışlardır. Tefekkürleri, onları neticede Efendimize götürmüştür. Cenâb-ı Hakkın zatına muhabbeti Efendimizin şahsında yaşamışlardır. Peygamber Efendimiz bile arşa yükseldiğinde Cenâb-ı Hak ile görüştüğünde kendisine Ebubekir efendimizin sesiyle hitap edilmiştir. Bunların hepsi büyüklerimizin beyan buyurduğu insana işarettir.
Tefekkür, insana her aşamada lazımdır. İnsanı kâmil olunsa dahi Cenâb-ı Hakkı tanıyış ve anlayış nispetinde yakınlık derecesi olacağından insanlığın tekâmülünde ve Hakka yakınlığın ölçüsünde büyük rol yine tefekkür de olacaktır. Hâcegân pirleri “biz bulunduğumuz yerlere düşünce ile geldik. Zira düşünceden daha hızlı bir şey yoktur” buyurmuşlardır. Amelle, zikirle veya sair ibadetlerle değil de düşünceyle, düşüncenin Cenâb-ı Haktan karşılık bulmasıyla geldik buyurmuşlardır.
Bu sözün hafızalarımıza kazınmasına sebep hikayeyi anlatamadan geçemeyeceğiz. Hâcegân yolunun büyüklerinden üstadımız ile bir ramazan umresinde yaşadıklarımız, tefekkürün gücünü ve önemini ortaya koyar niteliktedir.
Hâcegân büyükleriyle bir umre ziyaretinde mescidi nebevide bir hak dostunun sofrasına iftara davet edilmiştik. Gidenlerimiz belki bilirler Türk asıllı olup Medine’de doktorluk yapan “Kocabaş” diye maruf bir zatın sofrasındaydık. Bu zatı muhterem bize Pakistan asıllı bir şeyhin geldiğini, Cenâb-ı Hakkı zikirle elde ettiği manevi hallerden ve bu halleri insanların irşadı için kullandığından bahsediyordu. Bizde meraklanmıştık. Hatta aleni insana teveccüh yaparak tasarrufta bulunduğunu söylüyordu. Tasavvufa yabancı olan kardeşlerimizin varlığını da düşünerek teveccüh, tasavvufta şeyhin Cenâb-ı Hakkın izniyle müridine dokunarak veya üfleyerek veya başka şekillerde yönelmek suretiyle müdahalede (müspet yönde) bulunması demektir. Bu zatı muhterem elini karşısındaki insanın kalbine koyup Cenâb-ı Hakkı zikre başlıyor, yaşadığı hali eliyle tabir caizse elektrik akımı gibi karşı tarafa veriyor, karşı taraf da bu elektrikten çarpılmış gibi etkilenip “Allah” diye cezbeye kapılıyordu. Bu kişiyle bizi tanıştırmak istiyordu sofra sahibi kocabaş lakaplı doktor olan zatı muhterem. Nihayet başka bir iftar gününde denk geldik. Bende Pakistan asıllı bu zatı görme şerefine nail oldum. Büyüğümüze teveccühte bulunmak istedi. Hâcegân büyüğümüz de müsaade etti, bu zat aynı usulle gözleri kapalı Cenâb-ı Hakka yönelerek zikir halinde Hâcemize yöneldi, teveccühte bulundu. Hâcemizde cezbe hali olmadı. Bu zatla muhabbetleşildi. Bu zatı kaldığımız otele davet ettik. Pakistanlı şeyh otele geldi. Hâcemiz, şeyh efendiyi odasına aldı. Odalarında özel görüşmeler oldu. Çok değişik haller oldu. Birkaç oda ötede olmamıza rağmen Pakistanlı şeyhin aşırı cezbeye düşerek Allah diye bağırma seslerini duyuyorduk. Biz meseleyi daha sonra Hâcemizin ağzından dinledik. Odada yaşananlar ve Hâcemizin tefekküre ilişkin sözü hayatımıza yön veren şiarlardan olmuştur.
Otel odasında Pakistanlı şeyh efendi tekrar teveccüh yapmak isterler. Ve yaparlar. Ancak yine Hâcemizde cezbe olmaz. Pakistanlı şeyh bu duruma şaşırır. Zira günde ikiyüz elli bin Allah zikri yapmaktadır. Bu zikrin tesiriyle taşa yönelinse taş dile gelmektedir. Bunun üzerine Hâcemiz bir de biz size teveccüh yapalım derler. Ve bu zata Hâcegân yolunun büyüklerinin usulünce üfleyerek teveccüh yaparlar. Bu zat teveccühün etkisiyle öyle bir cezbeye kapılır ki, bu cezbeye o otelde bulunan herkes şahit olmuştur.
Daha sonraki günlerde şeyh efendinin Hâcemize talebe olmak isteğiyle geldiğine şahit olduk. Ancak Cenâb-ı Hakkın cilvesi buraları biz bilemiyoruz, Hâcemiz bu zata başka şeyler tavsiye etti, o gün bugün bu zatla bir daha karşılaşmadık.
Bu olanları anlattıktan sonra Hâcemiz; “Biz bulunduğumuz yere çok zikir çok ibadetle gelmedik, düşüncemizle geldik, düşünceden daha hızlı başka bir şey yoktur” buyurdular. Burada düşünceden kasıt tefekkürdür. Hâcegân pirleri aldıkları emaneti tefekkür binitiyle daha da zirvelere taşımışlardır ve el an bu gün de taşınmaya devam edilmektedir.
Pakistanlı şeyh efendinin geldiği yere, günümüz insanlarının aynı usulle gelmesi nerdeyse olanaksızdır. Zira yemeden içemeden başka bir işle meşgul olmadan Hakkı sürekli zikretmek gerekecektir. Günde iki yüz elli bin adet zikir için bazen yirmi dört saat bile yetmeyecektir. Ancak kişi, tefekkürle, varılan bu noktadan daha ilerisine dahi gitme imkânına sahip olabilecektir.
Hâce-i Hâcegân [3]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] El-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, s.578.; Ebu-ş-Şeyh, İbni Ebi-d-Dünya.
[2] Casiye, 13.
[3] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân yolunun hocası

a. Terim Tanım
Tefekkür kelimesi Arapça olup “fekera” ( ف-ك-ر ) fiili kökünden ve “Tefa’ul” babından gelmektedir. Sözlükte; herhangi bir mesele hakkında düşünme, zihni yorma, derin düşünme ve işin şuuruna varma gibi anlamlara gelmektedir.
Arapçada “tefa’ul” babından gelen fiillerde genelde “iki failden” bahsedilir ve bu iki fail arasında “karşılıklı” etkileşim, meselenin özünü teşkil eder. Bu yüzden “fikir etmek” fiili, “tefa’ul” babında kullanıldığında “fikirleşmek” şeklinde bir mana ortaya çıkmaktadır. Fikirleşen taraflardan biri tefekkürü yapan iken diğeri Cenabı Hakkın bizatihi kendisidir.
Istılahi olarak tefekkür; aklı selim olan kişinin aklından ortaya koyduğu “düş”ünün, temizlenmiş kalb (kalbi selim) ortamına indirilmesi sonucu (ki bu aşamada düş, kalbe düşünce “düşünce” olur) kalpte tenezzülen iskan buyuran, ilmin kaynağı Cenabı Hak ile etkileşime girerek, ürettiği düşüncenin Cenabı Haktan tasdik görerek insanın femi saadet dediğimiz ağzından çıkması şeklindeki ameliyeye tefekkür denir. Ağızdan çıkan düşünceye fikir, bu kişiye mütefekkir denir. Konu üzerinde detaylı açıklamalar ileride yapılacaktır.
b. Kur’an ve Sünnette Tefekkür
Kur’anı kerimde tefekkürle ilgili ayetlere bakıldığında; Al-i İmran suresi 191. ayette; “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında (tefekkür ederler) derin derin düşünürler” Bakara 266. ayette; “İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size ayetleri açıklar.” Haşr suresi 21. ayette; “Bu misalleri tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz” Nahl suresi 10-11.ayette; “Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) bir toplum için işaret vardır“; Ra’d suresi 3. ayette; “Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) bir toplum için ayetler vardır” şeklinde yer alan ifadelerle tefekkürün mahiyeti ve önemine işaret eden çok sayıda ayetler bulunmaktadır.
Hadisi şerifler incelendiğinde tefekkür ayetlerinin nüzulü sırasında Efendimizin (sav) değişik hallere girdiği gözden kaçmamaktadır. Mesela sahabe döneminde iki kişi Hz. Âîşe’yi (ra) ziyaret ettiği sırada “Hz. Muhammed (sav)’de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?” dediğinde Hz. Âîşeden (ra) rivayet edilen hadisi şerifte;
“Rasulullah (sav) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilâl (ra): “Ya Rasulallah (sav) geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?” deyince, O (sav) : “Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır” dedi ve ayeti okudu: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-ı selim sahipleri için ibret verici deliller vardır.[1]” Ondan sonra Rasulallah (sav): “Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun” dedi. Ayette geçen ve tefekküre davet edilen akl-ı selim sahiplerinin varmaları gereken netice ise bir sonraki ayeti kerimede şöyle zikredilmiştir;
“Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler, Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru! (derler)[2]“
Tefekkürün önemine dair çeşitli rivayetlerle günümüze ulaşan ve üzerinde çokça durulan hadisi şeriflerden bazılarını burada zikretmeden geçemeyeceğiz. “Allah’ın yarattıkları hakkında bir saat tefekkür, bir gece ibadet etmekten daha kıymetlidir”; “Allah’ın azameti, Cennet ve Cehennem hakkında bir an tefekkür, bir geceyi ibadetle geçirmekten daha kıymetlidir” ;”Bir saat tefekkür, yetmiş yıl ibadetten daha hayırlıdır[3]” buyrulmaktadır.
c. Hâcegân Yolunda Tefekkür; Hâcegân Vakfı Fikriyatı
Hâcegân büyükleri, “Biz bulunduğumuz yere çok zikir çok ibadetle gelmedik, düşüncemizle geldik, düşünceden daha hızlı başka bir şey yoktur” buyururlar. Burada düşünceden kasıt tefekkürdür. Hâcegân pirleri aldıkları emaneti tefekkür binitiyle daha da zirvelere taşımışlar ve el an bugün de taşımaya devam etmektedirler.
Ayeti kerimede geçen “Allah nurunu tamamlayacaktır[4]” ibaresinde yer alan “nur” kelimesi, Kur’anın hükmü yanında “insan” olarak da tefsir edilmektedir. Yani insan tamamlanacaktır. Zira din tamamlanmıştır, tamdır. Nakıs olan insandır. İnsanın kemâlât yolculuğu bitmemiştir. Bu manada Hâcegân pirleri bile kendilerine bırakılan emaneti işlemeye devam etmişlerdir.
Bırakılan emanet, “maiyet sırrı” denilen Hakla birlikte yaşama sanatıdır. Cenâb-ı Hak ile birliktelikte hep kazanım vardır. Bu kazanımlar bir sonraki nesle devredilmekte neticede kemâlât bir önceki döneme göre daha da ileriye taşınmaktadır. Bu tıpkı zahirdeki teknoloji gibidir. Nasıl ki teknik durmadan ilerliyorsa kemâlât denilen şey de durmadan ilerlemektedir. İşte bu ilerleyişte kişinin yeri anlayışla belirlenmektedir. Anlayışın oluşması tefekkür ameline bağlıdır. Yani insan hangi aşamada olursa olsun kendisinin önünü açan en önemli alet veya kendisini hedefe ulaştıran en hızlı binit tefekkür olacaktır.
Bu manada Hâcegân Vakfı bir fikir ocağıdır. Günün kâmil insanları mesabesindeki zamanın hâcelerinin her an hay olan Cenabı Hakla yaşadıkları aşk ocağından elde ettikleri sıcak, mis kokulu ekmek misali, o demden elde edilen taze ve katışıksız muhabbet kokan o fikirlerin husule geldiği yerlerdir. Vakfın binaları gönüllerdir. Binalarla, okullarla, kurslarla vakit kaybetmez. Binalara değil insanlara yatırım yapar. Okulu, kursu, tekkesi gönlüdür. Seyyardır. Her yere sığar, açar kurar o demi yaşar yaşatır. Yer geldi mi hemen toplar, kapatır, pratiktir. Onun için bir insan dahi olsa önemlidir. Bir insan uğruna binlerce bina, okul, kurs feda edilebilir. Binalar, okullar, kurslar adı altında insanların feda edilmesine karşıdır.
Hacegan Vakfı fikriyatı maya gibidir. Sahibi Hace-i Kaniat Muhammed Mustafa (sav)’dır. O, ashabı güzini mayalamış, ashab da sonraki zamanın hâcelerini mayalayarak günümüze kadar bozulmadan gelmiştir. Tıpkı sütün yoğurtla mayalanması gibi. Bugün sağlıklı maya ile mayalanan yoğurt, bembeyaz ve tadı da ilk günkü yoğurdun tadındadır. Hâcegân Vakfı fikriyatı, bu maya misalidir. Nasibi olan herkesi mayalama gücüne sahiptir. Abı hayat gibidir. Serin, soğuk su gibidir. Her derde şifadır. Zira insanlığın tüm hastalıklarının sebebi iman zafiyetindendir. Allaha (cc) inandım diyen çoktur ancak Allah (cc) varmış gibi yaşayan azdır.
İşte zamanın Hâcesi, aşk ocağı denilen gönülden, her an hay olan ve tenezzülen iskan buyuran Cenabı Hakla yaşadığı anın deminden, anın hikmetini ve hakikatini istinbat edebilen, getirebilen kişidir. Bu dem sonucu çıkan yepyeni sıcacık bu fikirler, 70 yıl ibadet gücündedir[5]. Pas sökücü mesabesindedir. Hasta kalplere şifa, paslı gönüllere cila hükmündedir. Bugün, insanlığın ihtiyacı; zamanın münevver, mütefekkir, Allah adamları dediğimiz zamanın hâcelerinin Haktan getirdikleri, anın hikmeti mesabesindeki fikirlerdir. Bu adamlardan doğan fikirler, abı hayat gibidir. Bu hayat suyu, önce kendilerine hayat verir, hay olurlar, yeniden dirilirler. Hararetlerini ve ateşlerini ancak bu su söndürür. Sonra mevhibe-i ilahi olan, bitmeyen ve tükenmeyen bu suyun bereketini Cenabı Haktan bilerek susuz çoraklaşmış gönüllere ulaştırma gayreti içerisine düşerler. Bilir ki gönüller Cenabı Hakkın evleridir. Yapılan her yeni gönül, Hakkın iskan buyuracağı evdir, yeni bir ocaktır, nice demlerin yaşanacağı yerdir.
Bilir ki, ateşi de veren O’dur. Suyu da veren O’dur. O’ndan O’na deveran eden O’dur. Yeter ki ortada sen olmayasın, ben olmayayım, hep O (cc), olsun.
…..
Ademliktir[6] insanı âdem[7] yapan,
O demdir âdemi ayakta tutan,
Demi demdir bu âlem,
Ademi âdemler doğuran,
Hâce-i Hâcegândır, yâri dost besti best.
Hülasadır insan bu kevni âlemin,
Hazreti insandır gaye-i kelamı kadimin,
İnsanı hazret yapan tohumudur kâmilin,
Hâce-i Hâcegândır, dostu yâr besti yâr.
…..
aa. Düşünce – Tefekkür Ayrımı
Tefekkür ile düşünce arasındaki ayrım, düşünme eyleminin Cenâb-ı Haktan karşılık bulup bulmamasına bağlıdır. Cenâb-ı Haktan karşılık bulmayan akıl ameliyesine düşünce denir. Düşüncede teklik vardır. Zannilik vardır. Tahmin vardır. Tefekkürde haktan bir karşılık olduğu için “hakikat” vardır. Bu düşünülen şey eşya ise ve Allah’tan karşılık bulmuş ise “eşyanın hakikati” sezilmiştir, anlaşılmıştır. Bu şekilde yapılan tefekkür yetmiş yıl ibadete karşılıktır. Yoksa insanın “ay”ı Allah yarattı, “yıldız”ı Allah yarattı, deyip bu eylem karşılığında yetmiş yıllık ibadet karşılığı beklemek ahmaklık olsa gerektir.
Yorum da bir düşünce mahsulüdür. Yorumda belki bir bilginin varlığı yoruma ağırlık kazandırabilir. Ancak ayeti kerimelerde Cenâb-ı Hakkın bizlerden istediği “tefekkür” eylemini karşılamadığı görülmektedir.
bb. Fikir, Düşüncenin Cenâb-ı Haktan Tasdik Görmüş Halidir.
Düşüncenin Cenâb-ı Haktan nasıl karşılık bulduğunu ve fikre / fikriyata dönüştüğünü Allah dostlarından olan Bişri Hafi hazretlerinin hayatından bir kesitle cevap verelim.
Bişri Hafi hazretlerinin İslâmi yaşantıya dönüş yapmadan önceki hali hepimizin malumudur. Bir gün aşırı alkollü bir vaziyette sokakta yürümeye çalışırken bir kâğıt parçasının etrafta dolaştığını görürler. Önce dikkatlerini çekmez ancak bir rüzgârın evirip çevirip önüne attığı kâğıt parçasını zorda olsa Bişri Hafi hazretleri fark eder. Kâğıt üzerine alkollü olmasına rağmen düşünür. Öyle düşünür ki, kendi kendine bu kâğıt parçasına Kur’an ayetleri yazılıyor bunun yerde olmaması lazım geldiği sonucuna varır ve yerden eline kâğıdı alır, kâğıda baktığında orada gerçekten “Allah” isminin yazılı olduğunu görür. Bu sefer tekrar gönlüne yönelir ve içten ve derin bir düşünüşle;
“Yarabbi sen kendi ismini bu cansız kâğıda yazdın ve benim elimle onu yere düşürmekten kurtardın. Keşke benim kalbime de ismi şerifini yazsan da birileri de beni şu çirkeflikten kurtarsa diyerek içten sızlanır” bu düşünce Cenâb-ı Hakkın çok hoşuna gider ve Bişri hafi Hazretlerini maişetini demircilikle sağlayan zamanın kutbu olan zata yönlendirir. Bişri Hafi hazretlerinin bu düşüncesi kendisine büyük kapıların aralanmasına vesile olur.
İşte düşüncenin Cenâb-ı Haktan karşılık bulması bu şekildedir. Karşılık bulan bu düşünceye “tefekkür” denilmiştir. Bişri Hafi hazretleri, yetmiş yıllık ibadetle ulaşamayacağı seviyeye bir anlık tefekkür ile ulaşmıştır. Tabir caizse tam onikiden vurmuştur.
Tefekkür için ön bir ibadet koşul yoktur. Bişri Hafi hazretlerinin o hali gibi insan hangi halde olursa olsun bu yol ona açıktır. Kişinin Müslüman olması da şart değildir. Zira Kur’anda yer alan tefekkür ayetleri incelendiğinde gayri müslümlere dahi “tefekkür” etmedikleri için sitem edildiği görülmektedir. Bir gayri müslimin bu yolu kullanarak Cenâb-ı Haktan alacağı karşılıkla Bişri Hafi hazretleri gibi olması muhtemeldir. Ancak tefekkür ibadetinin inanan Müslümanlar açısından önemi üzerinde de dikkatle durulmalıdır. Sarhoş bir kişinin veya gayri müslim bir kişinin tefekkürü sayesinde geldiği nokta böyleyken samimi bir müslümanın veya bir âlimin, arifin tefekkürü nasıldır onu artık siz düşünün.
Büyüklerimiz “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” buyurmuşlardır. Yukarda verdiğimiz örnekte insan sadece bir düşüncesinde isabet etmiş ve haktan karşılık bulmuştur. Bir de her yöneldiğinde Hakkın lütfüne mazhar olmuş kişileri bir düşünelim. Bu kişilerin her mesele hakkındaki tefekkürünü düşünelim. İnsanı gerçekten heyecanlandıran bir durumla karşıyayız. Meseleyi daha açık bir örnekle izah etmek gerekirse, hani anlayış meselesini izah etmek için kullandığımız inek örneği vardı. Şayet inek hasta ise kendisine ne kadar tabî yeşil ot verilirse verilsin ondan çıkan sütün hastalıklı olduğunu belirtmiştik. Yani insan hasta ise nefsini ıslah etmemiş ise kendisi ne kadar temiz ayet ve hadisi tefekkür etmeye çalışırsa çalışsın onda hastalıklı fikirler çıkacaktır. Kişinin samimiyeti nispetinde isabet olması mümkündür. Ama her an isabeti mümkün değildir. Bu manada nefsini ıslah etmiş kişinin tefekkürü ile hasta kişinin tefekkürü arasında fark vardır. Her ikisi de süttür, beyazdır ancak arada kalite farkı vardır.
Öyleyse sağlam ve sahih ve daim bir tefekkür için temizlenmiş bir kalp, bunun için tezkiyesi yapılmış bir nefs ve vahyin emri altına girmiş selim bir akıl lazımdır. Mademki tefekkür aklın amelidir. Akıl zararlı dış etkilerden sıyrılmalıdır. Kur’anın ifadesiyle selim bir akıl olmalıdır. Aklın selimiyeti, kalbin selimiyetine bağlıdır. Kalbin nasıl temizlendiği, kalbi selim halini aldığını kalp kavramı bahsinde detaylıca işlemiştik. Akıl, kalp ortamında Cenâb-ı Hakkın tenezzülen kuşattığı gönüle yönelecek ve Cenâb-ı Hakkın lütfettiği hakikati aklıyla kuşatarak bir karşılıklı fikirleşme-buluşma meydana gelecek ve buluşmaya tefekkür denilecektir.
Tefekkürde bir kuşatma vardır. Bu yüzden hadisi şeriflerde tefekkür alanının sınırı çizilmiştir. İnsanın Cenâb-ı Hakkı kuşatması düşünülemez bu sebeple hadisi şeriflerde her şeyi tefekkür edin ancak Cenâb-ı Hakkın zatı hariç buyrulmaktadır. İbn Abbastan (r.a) rivayet edilen hadisi şerifte bazı insanlar Allah’ın zatı hakkında düşünmek istediler. Bunun üzerine Efendimiz (sav) bu hususta şu açıklamada bulundu: “Allah’ın yarattıkları hakkında düşünün. Allah’ın zatını düşünmeyin. Allah’ın şahsı hakkında düşünmeye güç yetiremezsiniz [8]“
Hâcegân yolunda kişiye önce zikir verilir, zikirle kalp temizlenip belli bir olgunluğa gelince murakabe dediğimiz dersler başlar. Yukarda Ali İmran suresinin 191. ayetinde Cenâb-ı Hak tefekkürden bahsetmeden önce, bahse konu kişilerin Allahı nasıl zikrettiklerinden bahseder. Sağlam ve sahih tefekkür için zikrin ne kadar önemli olduğu ince bir anlatımla ayetlerde işaret edilmiştir. Hâcegân pirleri bu inceliklerin hepsine vakıf oldukları için önce kişiye zikri tesviye etmişler, nefsin tezkiyesine önem vererek kalbin temizliğine bakmışlardır. Zira tefekkür işi kalpte olacaksa bu fikirleşme buluşma kalpte meydana gelecekse kalbe bir çeki düzen vermek gereklidir. İçerisi perşembe pazarına dönmüş, Allah’tan gayri her şeyle doldurulmuş bir kalpte neyin tefekkürü yapılacağı bellidir.
Meseleyi toparlayacak olursak tefekkür, Cenâb-ı Hak ile buluşma ameliyesidir. Bu buluşma öncesi insanın kendisine çeki düzen vermesi gereklidir. Ancak insan kendisine çeki düzen verse de layıkıyla temiz olması mümkün değildir. Ne kadar temiz olunduğu zannedilirse zannedilsin Hakkın yanında bir kirlilik olacaktır. Hâcegân pirleri bu durumun farkında oldukları için bir püf noktası bulmuşlardır. Oda sevgidir. Kalb mekânında sevgi ne kadar fazla ise kusur ve ayıplar o oranda görülmemektedir. Akıl bir gemi, tefekkür varılacak bir liman ise sevgi, bu geminin rahat yürümesini sağlayan deniz gibidir. Sevgi denizi ne kadar büyükse akıl gemisi rahat yüzer. Kalpte aşk yoksa bu akıl gemisini yürütmek zordur. Hani derler ya iki gönül bir olunca samanlık seyran olur. Bu aşk ne kadar çok olursa Cenâb-ı Hak da bizim gönlümüzdeki kirliliğe bakmayacak, Bisri Hafi misali kusurlar ve küsürlar nazara alınmayacak ve Cenâb-ı Haktan karşılık bulacaktır.
Bu sebeple neyin hakikati bilinecekse (Hakkın zatı hariç) akılla bilinecek, aklı Hakka taşıyan aşk olacak, bu olaylar kalp ortamında gerçekleşecek ve bu mutlu sona “tefekkür” denilecektir.
Hâce-i Hâcegân [9]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] Âl-i İmrân, 3/190.
[2] Âl-i İmrân, 3/191.
[3] Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310.
[4] Saf Suresi 8. Ayet; “Onlar ağızlarıyla Allah´ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır.”
[5] İbn Abbas ve Ebu’d-Derda‘dan rivayet edildiğine göre “Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” Bkz.: Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû’a, 175; Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310).
[6] Adem: yokluk.
[7] Âdem: insan, insanı kâmil.
[8] Mecmau’z-Zevaid, 1/81, Kenzu’l-Ummal, h. No: 5707).
[9] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân yolunun hocası.

****
Ayetler:
Ahzab suresi: 66-68
بسم الله الرحمن الرحيم
يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا ﴿٦٦
Meal (Kur’an Yolu)
﴾66﴿ Yüzleri ateşe çevrildiği gün, “Keşke Allah’a itaat etseydik, resulü dinleseydik” diyecekler.
﴾67﴿ Ve ekleyecekler: “Rabbimiz! Biz efendilerimizi ( liderlerimizi,önderlerimizi)ve büyüklerimizi dinledik, onlar da bizi yoldan saptırdılar.
﴾68﴿ Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları ağır bir şekilde lânetle!”
****
Hadisler:
1-“Yöneticiye itaat, ancak mâkul ve meşrû olan emirler için söz konusudur.” (Buhârî, Ahkâm 4)
****
Esselamu aleyküm!
Dünyaya imtihan için gönderilen insanoğlu, heva ve heveslerinin tatmini için yanlışa çağıranların çağrısına uyup, Allah ve rasulune itaati terk ederse, yolun sonunda pişman olacağı kaçınılmazdır. İşte o vakit “keşke, keşke!” pişmanlıkları başlayacak ve peşinden gittikleri büyüklerine lanetler okuyup,”Ya rabbi,bizi aldatan şunlar var ya, onlara bize verilen cezanın iki katını ver!” diyecekler.
İşte bu duruma düşmeden insanoğlu aklını başına alıp, kimlere ve hangi durumlarda itaat edeceğini bilmeli ve sonunda pişmanlık içinde ah vah edenlerden değil, kazananlardan olmalı. Her kim olursa olsun, itaat etmenin sınırını da efendimiz “yaratana isyan olan yerde, yaratılana itaat yoktur!” genel kuralı ile son noktayı koymuştur.
Rabb’im nefsimizi ve neslimizi mutlak itaati gerektiren Allah ve rasulune itaattan ayırmasın! Yanlış yola çağıranları bizden, bizleri de onlardan uzak eylesin! Bizleri pişmanlık duyanlardan eylemesin! Günümüz hayırlı, kazancımız bereketli, vücudumuz sıhhatli, amellerimiz salih, dualarımız kabul olunan dualardan olsun!
Âmin âmin Ya Rahmân Ya Muîn!

Hak mı insanı taşır yoksa insan mı Hakkı,
Bilmem ama olmalı hamil-i Hakkın farkı,
Döndüren, hamil-i Hak olan insan bu çarkı,
Hamili insan, çarkı alem, murad ise bu.
İnsanları mutlu ediyor zelle-i dünya,
Görmüyorlar mı edeni, şans diyorlar güya,
Korkuyorum edecekler emaneti ziya,
Ziya-ı insan, ziya-ı Hakk, nisyan ise bu.
İnsan, koşturuyor tayin ettiği hedefe,
Nedir bu koşuşturma, değmez keyfe kedere,
Hedeflerdir, tehir eden, sonraki sefere,
Hedef-i nâs, hedef-i Hakk, isabet ise bu.
Yalnızım, hani yalnızca Hakk olurdu yalnız,
Öyle yalnızlık ki yâr elinde canda yalnız,
Kainat cam fanus, içinde kamiller yalnız,
Yalnız insan, yalnız rahman, ol vahdet ise bu.
Hâce-i Hâcegân
Vakıf Genel Başkanı
