SELMÂN-I FÂRİSÎ (R.A)
Hakikate adanan bir ömür, Altın silsilenin, veliler zincirinin ilk halkalarından, tasavvuf aleminin yıldızlarından bir yıldız. Hak ve hakîkat aşığı bir yiğit.
a. Doğumu, Ailesi ve Nesebi
576 yılında İsfahânın “Ceyy” köyünde doğdu. Gerçek adı Mâhbe (Mâyeh) b. Bûzehmeşân (Bûzekhân, Bûzihşân, Hûşbûdân) b. Mürselân b. Yehbûzân iken Müslüman olduktan sonra kendini Selmân İbnü’l-İslâm diye tanıtmış, Selmân-ı Türkî, Selmân-ı el-Hayr, Selmân-ı Pâk veya Selmân el-Hakîm diye de anılmıştır. Küçük yaşlarda ailesiyle birlikte İsfehan’ın Mahhürmüz köyünde de yaşadığı için burada da doğduğuna dair rivayetler de vardır. Zengin ve itibarlı bir aileye mensup olan Selmân (r.a), biri Kindeli olan, diğeri vefatı sırasında baş ucunda bulunan Bukayre isimli iki hanımla evlendi. Abdullah adlı bir oğlu ile biri İsfahan’da, diğerleri Mısır’da yaşayan üç kızından bahsedilmektedir. Uzun boylu oldukça güçlü, esmer tenli, güzel yüzlü, mütevazi ve ilme inanılmaz düşkün bir zattı.
Birçok âlim ve müellif özellikle Prof Dr. Zekeriya KİTAPÇI, Selman-ı Farisi’nin (ra) kökeninin orta asya Türklerine dayandığını, doğum yeri olan İsfahan’ın Türklerin kadim yerleşim yeri olarak kullanıldığını, “Farisî” lakabının kendisinin fars ırkından olduğu için değil de İsfahan’ın “Fars” bölgesinde olması nedeniyle bir yer imgesi olarak kullanıldığını, nitekim Eşrefoğlu Rumî veya Mevlana Celaleddinî Rumî ifadelerinde olduğu gibi “Rumî” ifadesinin Anadolu bölgesini işaret ettiğini yine hendek savaşındaki hendek kazılması olayının Türk savaş taktiği “’Kurgan Taktiği’’ olduğunu söyler. Birgün, Hz. Selman (r.a)’in de içinde bulunduğu bir mecliste Cum’a Sûresi nâzil oluyordu. “Resûlullah (sav) Ashâba yetişmeyen ümmetlere de peygamber gönderildi” âyet-i kerimesi nâzil olunca, orada bulunanlar: “Yâ Resûlallâh (sav), kimdir bu ashâba yetişmeyen ümmetler?” diye sordular. Allâh Resûlü (sav) cevap vermedi. İkinci defa aynı soru soruldu, Nebî (sav) yine cevap vermedi. Üçüncü defa sorulunca mübârek elini yanında bulunan Selmân-ı Fârisî (r.a.)’nın omuzuna koyarak: “Şunlardan öyle erler vardır ki, îmân Süreyya Yıldızında olsa varır yetişirler.”(Buhârî, Tefsir 62/1; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 230, 231) buyurdu.
Bu hadîs-i şerîf muhakkıkiyn ulemâ tarafından şöyle yorumlanmıştır. Efendimizin müjdesinde geçen “Er” den kasıt birinci anlamda; Ebu Bekir (ra) ve Salmanı Farisi (ra) efendimizden gelen Hâcegânın kutlu manevi silsilesindeki zatlardır. İkinci mana olarak da Selman-ı Farisî’nin kavmi diye tanımlanan Türklerden gelen İslam’a hâdim büyük alim ve Halife zâtlardır. (İmamı Buhari, İmamı Müslüm, İmamı Gazali, İmamı Ebu Hanife vs) Yine Efendimiz (sav) bir mecliste iken Selman-ı Farisi (ra) Efendimizi işaret ederek “Selman’ın kavmi İslam’a en çok hizmet eden kavim olacaktır” buyruğu ile İslam’ın 1.400 yıldır gelişiyle birlikte İslam’a tartışmasız en çok hizmet eden kavmin Türkler olduğu ifade edilmiştir.
b. Hristiyanlığı Kabûlü
Selman (r.a.) efendimiz bir gün babasına mecusiliği beğenmediğini, onun kendisini tatmin etmediğini, Hıristiyanlığı daha üstün bulduğunu söyledi. Babası, söylediklerinden dolayı Selmân’a (r.a.) çok kızdı. Ayaklarına zincir vurarak onu hapsetti ama bu hareketi Selmân’daki (r.a.) düşünceyi değiştirmek yerine, daha da kuvvetlendirmiş, bu yeni dine girme arzusunu daha da şiddetlendirmişti. Selmân (r.a.) hizmetçilerin yardımıyla zinciri çözdü, evden gizlice kaçtı. Şam taraflarına gitmekte olan bir kervana katıldı. Şam’a (dımaşk) vardığında, Hıristiyanlığın en ileri geleniyle görüşmek istediğini söyleyince, onu papazın huzuruna çıkardılar. Selmân (r.a.), papaza, dinlerini kabul ettiğini, yanlarında kalıp hizmet etmek istediğini söyledi. Fakat papaz sahtekârın birisiydi. Halktan topladığı paraları kendisi için biriktiriyor, onları aldatıyordu.
Çok geçmeden papaz öldü. Selmân (r.a.) durumu halka açıkladı. Altınları sakladığı öğrenilince, papazın cenazesi halk tarafından taşa tutuldu. Böylesi çirkin bir manzara bile, Selmân’ı (r.a.) yeni dininden soğutmamıştı. Onun ruhunda daima daha iyiye, daha güzele ve hakikate hasret vardı. Ölen papazın yerine gelen din adamı, Selmân’ın (r.a.) beklediği ve benimsediği bir insandı. Dünyaya ehemmiyet vermeyen, gece-gündüz ibadetle meşgul olan, bu zat da çok geçmeden hastalandı ve Selmân’a (r.a.) çok tesir eden şu nasihati yaptı: “Evladım, Hak dini değiştirip emir ve yasakların çoğunu terk ettiler. Benden sonra Musul’daki falan kimseye gitmeni tavsiye ederim, çünkü o da benim yolumdadır.” Dedi.
Selmân, (r.a.) bu zatın vefatından sonra Musul’a gitti. Gerçekten bu da, ölen papaz gibi dinine bağlı biriydi. Fakat hayatının son yıllarını yaşıyordu oda ebedî âleme göçtü.
c. Ankara’ya Gelişi ve Kalışı
Selmân, (r.a.) Musul’dan Nusaybin’e, oradan da Amuriye’ye (Ankara’nın o zamanki adı) geçti. Şuan ki Ankara’nın Ulus semtinde yer alan Hacı Bayram-ı Veli Camii yanında bitişikte bulunan mabede geldi. Hac-ı Bayramı Veli (ks) hazretlerinin cami ve dergâhını oraya kurma sebebinin Selman-ı Farisi (ra) efendimizin ruhaniyetinin ve kokusunun hala oralarda oluşudur. Orada, hak dinin, kalan son faziletli rahibinin huzuruna çıktı. Dinî hizmetlerde bulundu. Burada çalışıp bir miktar koyun ve sığır sahibi oldu. Amuriye’deki zatın Selmân’a (r.a.) nasihati, hepsinden daha ibretli, daha düşündürücü, daha hikmetliydi. “Oğlum, dünyada artık bizim mesleğimiz ve yolumuz üzerinde bulunan kimseyi tanımıyorum. İbrahim’in dini üzerine gönderilecek son peygamberin gelmesi yakındır. O, Arap topraklarında zuhur edecek, sonra iki taşlık arasında bir yere hicret edecektir. Bu iki taşlık arası hurmalıktır. Onun üzerinde bazı alamet ve işaretler olacaktır. Hediyeyi kabul edip yiyeceği hâlde, sadakadan yemeyecektir. Ayrıca iki küreği arasında Nübüvvet Mührü bulunacaktır. Bir yolunu bulursan benden sonra o diyara gidersin.”
d. Medine’ye Gidişi ve Efendimiz’in (sav) Zuhuru
Selmân’ın (r.a.) gözü şimdi Arabistan taraflarına gidecek bir kervandaydı. Hayvanlarını satıp parasına karşılık kervancılarla yolculuk için anlaştı. Günlerce kızgın çölde yol aldılar ve “Vâdi’l-Kura” denilen yere ulaştılar. Kervan burada konakladı. Kervancıların içinde bulunan bazı zalim kimseler sözlerinde durmayıp Selmân’ı (r.a.) köle olarak bir Yahudi’ye sattılar. Selmân (r.a.) durmaksızın çalışıyor, sahibinin emrine tabi olmaktan başka bir şey yapamıyordu. Bir gün yine bahçede çalışırken, Kurayzaoğullarından biri çıkageldi. Varlıklı biri olan bu zat, Yahudi’den Selmân’ı (r.a.) satın aldı. Değişen bir şey yoktu. Şimdi, bir başkasının emrindeydi. Ne var ki, yeni sahibinin kendisini getirdiği yer Medine idi. Selmân,(r.a.) Medine’yi görür görmez tanımıştı. Yıllardır hayalinin peşine takılıp koştuğu, hayalinde canlandırdığı “iki taşlık arasındaki hurmalık” gerçek oluyordu. Selmân, (r.a.) olup bitenlerin derin ve sarsıcı heyecanı içindeyken kimseye bir şey söylemiyor, bir şeyden söz açmıyordu. Yıllar yılları kovaladı. Bütün varlıkların, bütün kalp ve akıl sahiplerinin, bütün medeniyetlerin, bütün kâinatın beklediği nur doğdu. Hz. Muhammed’e (sav) peygamberlik vazifesinin geldiği duyuldu. Herkes bunu konuşuyordu. İki kişi bir araya gelse, Mekke’de peygamberlik dava eden o Yüce Peygamber’den söz ediyordu. Selmân (r.a.) konuşulanları dinledikçe, kalbindeki, şuurundaki sırrın ve zihnindeki ukdenin çözüleceğine inanıyordu. Ve, o Yüce Peygamber’i görmek, ona tabi olmak, onun mecnunu, onun pervanesi, onun hizmetkârı, olmak aşkıyla yanıyordu. Hayatta mıydı, değil miydi, bilmiyordu. Kalbinin bağlandığı heyecan, yıllardır hasretlisi olduğu müjde ve o Yüce Peygamber’e kavuşmak isteğinden başka bir şey duymuyordu.
…/…
