Hâcegân
Hâcegân: bürokrat demektir. Hem Allahın veli kullarına verilen ünvandır, onlar mana bürokratlarıdır. Hem de Devletin üst düzey yöneticilerine verilen ünvandır ki onlar da mânâ bürokratlarıdır.
Hâcegân: bürokrat demektir. Hem Allahın veli kullarına verilen ünvandır, onlar mana bürokratlarıdır. Hem de Devletin üst düzey yöneticilerine verilen ünvandır ki onlar da mânâ bürokratlarıdır.
A. HÂCEGÂN YILDIZI, TÜRK YILDIZI, SELÇUKLU YILDIZI
Hâcegân Yıldızı; Türk yıldızı veya Selçuklu yıldızı diye de tanınan genelde 10 kollu olarak tercih edilen görseldeki yıldızdır.
B. KAPSAMI
Bu yıldızın simgelediği kişi ve durumlar şöyledir:
1. Hâcegân Yıldızının İlk İşaret Ettiği Kişi, Peygamber Efendimiz ﷺ dir. O, Baş Hâcedir, Baş Öğreticidir. Hâce-i Kainattır, Kainatın Hocasıdır.

Malum Peygamber Efendimizin ﷺ doğumunda gerçekleşen mucizelerden birisi de yeni bir yıldızın doğması hadisesidir[1]. O dönemde özellikle Yahudi ilim adamları arasında yıldız bilimi çok gelişmiş ve yaygındı. Tevratın ana kaynaklarından beslenen Yahudi ilim adamları Peygamber Efendimizin doğuşunu o gece tüm yıldızların gökten dökülüşü ve yepyeni daha önce hiç görülmemiş bir yıldızın doğuşuyla anlamışlardı[2]. Tüm yıldızların sönüp dökülmesine sebep olan ve daha önce hiç görülmemiş olan ve o gece doğan yıldız bizim Hâcegân yıldızı diye adlandırdığımız bu yıldız ile sembolize edilmiştir. Bu sebeple bu yıldız evvel emirde ilk ifade ettiği anlam Hâcelerin Hacesi, Hâce-i Kainat Muhammed Mustafa’nın ﷺ şahsıdır.
2. Hâcegân Yıldızı, Aynı Zamanda Hâce-i Kainatın Manevi Mirasına Sahip Kişileri de Simgelemektedir.
Peygamber Efendimizle doğan o yıldız kendi şahsında İslam’dır. İslam yıldızının ilk manevi mirasçıları ve temsilcileri “ashabı kiramdır“. Manevi miras onlar vasıtasıyla aktarılmıştır. Daha sonraları ehli beyt ve bu mirası gönülden gönüle bozmadan aktaran kişilerdir. Vakfın senedinde de zikredilen Hâce Ahmed Yeseviler, Hâce Abdulhalık Gucduvaniler, Hünkâr Hacı Bektaşi Veliler ve Hacı Bayramı Velilerdir. Lale üzerindeki yıldız bu kimseleri de sembolize etmektedir.
3. Hâcegân Yıldızı, Günümüzün Kâmil ve Akil İnsanları Mesabesindeki Hâcegân Vakfı Misyonuna Sahip “Zamanın Hâcesini” de İfade Eder.
Mezkür yıldız, Peygamber Efendimizin manevi mirasına sahip Hâcegân vakfı misyonuna haiz zamanın yaşayan Hâcelerini de ifade eder. Nasıl ki ilk Hâce, Hâce-i Kainat Muhammed Mustafadır. Son Hâce de bu şuur ve misyon üzerine kurulu Hâcegân Vakfı fikriyatına sahip zamanın münevver ve mütefekkir kamil insanlarıdır.
Hâcegân Vakfı, vatanı ve milletine âşık, kendi öz değerleriyle çatışmayan yeni Türkiye’nin donanımlı ve özgüvenli nesillerinin yetiştirilmesine katkıda bulunma gayreti içerisinde olan bir ocaktır. Tüm gruplara eşit mesafededir. Organik hiçbir grupla bağlantısı olmamasına rağmen tüm grupları ortak değerler çatısı altında bir olmaya çağıran misyona sahiptir. Bu fikriyat İslam’ın üst çatısıdır. Tüm insanlığı bağrına basacak kapasiteye sahiptir.
Tıpkı, Hâce Ahmet Yesevi, Hâce Abdulhalık Gucdüvani, Hacı Bektaş Veli ve Hacı Bayram Veli fikriyatı gibi.
…..
“Hararet nârda’dır, sac’da değildir,
Kerâmet baştadır, tâc’da değildir.
Her ne arar isen, kendinde ara,
Kudüs’te, Mekke’de, Hâc’da değildir.
Sakın, bir kimsenin gönlünü yıkma,
Gerçek erenlerin sözünden çıkma.
Eğer insan isen ölmezsin, korkma,
Aşığı kurt yemez, uc’da değildir.”
(Hünkâr Hacı Bektaş Veli)
…..
Bu cepheden bakıldığında yıldız aynı zamanda Hâcegân Vakfı misyonunu taşıyan zamanın Hâceleri mesabesindeki kâmil insanlarını da simgelemektedir.
4. Hâcegân Yıldızı, Aynı Zamanda Türkiye Cumhuriyetini de İfade Etmektedir.
Güneş gibi doğan bu yıldız, Türkiye Cumhuriyetini temsil eder. Yıldızın güneş gibi doğuşu, Allahu Tealanın muradı ilahisi doğrultusunda Hâcegânın kutlu fikriyatıyla yeniden özüne dönen ve geleceğin yükselen gücü olacak yeni Türkiye Cumhuriyetinin doğuşunu ifade etmektedir.

Bu bölümde Hâcegân Yıldızı diye tanımladığımız, Hâcegân Vakfının ambleminde de kullanılan, Türk yıldızı veya Selçuklu yıldızı diye de bilinen yıldızın kullanıldığı alanlardan bahsetmek istiyoruz. Çoğunlukla orijinal 8, 10 veya 12 kollu yıldız kullanılmakta ise de yıldız üzerinde çok sayıda tasarımların olduğu, bazen sadece ortada yer alan köşeli yıldızın bazen de ilk bakıldığında yıldızı hatırlatacak nitelikte çeşitli tasarımlar başta olmak üzere sadece kollardan müteşekkil figürlerin dahi kullanıldığı görülmektedir.
Hâcelikte, Hâce-i kainat olan Efendimizin (sav) sadece bir yönü değil, devlet adamlığı, komutanlığı, zahir ve manevi tüm yönleri temsil edildiği için Hâcegân yıldızının, devlet idaresiyle ilgili kimi yerlerde, bilim ve astroloji merkezlerinde, çoğunlukla cami ve büyük hak dostlarının türbelerinde ve kapılarında kullanıldığı dikkat çekmektedir. Özellikle bu yıldızın kapılarda kullanılması yaygındır. Demek istenmektedir ki hak ve hakikat kapısı burasıdır. Hak ve hakikatin yıldızı buradadır. Şifre gibidir Hâcegân yıldızı. Bu şifreyle kapılar açılır. Edeple işaret edilen kapılardan girilir. Bu kapılar bize ve tüm insanlığa dünya ve ahiret mutluluğunu açar.
Şimdi Hâcegân yıldızı dediğimiz Türk yıldızı veya Selçuklu yıldızı diye bilinen bu sembolün kullanıldığı mekanlardan bazılarına bakacak olursak:
1. Kabe-i Muazzama / Mekke


2. Ravzai Mutahhara / Medine


3. Mescidi Aksa, Kudüs / Filistin


4. Ayasofya Cami Kebir/ İstanbul

5. Ulucami / Bursa

1. Eba Eyyüb El Ensari (ra) Türbesi / İstanbul

2. İmam Buhari Kabri / Özbekistan

3. İmamı Azam Ebu Hanife Külliyesi, Bağdat / Irak

4. İmamı Şafi Kabri / Mısır


5. İmamı Maturidiye / Özbekistan

6. Hâce Ahmed Yesevi Külliyesi / Kazakistan

7. Hâce Abdulhâlık Gucduvani Külliyesi / Özbekistan


8. Ubeydullahı Ahrâr Türbesi / Özbekistan

9. Şahı Nakşibend Külliyesi / Özbekistan

10. Somuncu Baba Türbesi / Malatya

11. Hacı Bektaşi Veli Türbesi / Nevşehir

12. Hacı Bayramı Veli Külliyesi / Ankara


13. Muhyiddini Arabi Türbesi / Suriye


1. Uluğ Bey Rasathanesi / Özbekistan

2. Kayseri Çifte Medrese

1. Selçuklu Devleti Kurucusu Selçuk Bey Külliyesi

2. Aksakallıların Mezar Taşları, Ahlat / Türkiye

3. Osmanlı Devleti Yönetim Binası, Topkapı Sarayı / İstanbul

4. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Külliyesi / Ankara
5. Mısır Parlamentosu / Kahire

6. Pakistan Parlamentosu

7. Özbekistan Devlet Yönetim Binaları

8. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Yönetim Binaları

Hâce-i Hâcegân [1]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân yolunun hocası
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Hamd; bizleri yoktan var eden, varlığından haberdar eden, bizleri Kur’an’a muhatap kılan, Rabbimize mahsustur. Salât ve selam; Efendimize onun âline ashabına tabiin etbau tabiin ezvacının ve ehlibeytinin üzerine olsun;
Değerli Kardeşlerim; Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden azat olarak tasvir edilen, Ramazan ayının ortasındayız. Ramazan ayı rahmet, mağfiret ve sabır ayıdır, bu münasebetle bugün sabır konusunu ele alacağız. Rabbim müstefit olmayı nasip eylesin.
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ ﴿﴾ اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ ﴿﴾ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar (sabredenler) ; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” (Bakara 177-157)
Kardeşlerim;
İslam’ı sectiği için Mekke’de putperestlerin fiziki baskılarına maruz kalanlardan biri de Habbab b. Eret’ti. Mesleği demirci olan Habbab bazen çöldeki kızgın taşlar üzerine yatırılmış bazen kor ateşinde ısıtılan demir parçaları sırtında soğutularak Hz. Peygamberi inkar etmesi istemiştir.
Habbab b. Eret ve aynı durumda işkenceye maruz kalan diğer Sahabiler Efendimize gelerek (bu zulümden kurtulmamız için) Allah’ın yardımını istemeyecek misin? bizim için ona dua etmeyecek misin? diye yakınmışlardı.
Efendimiz de geçmiş ümmetler için de, daha ağır işkencelere maruz kaldıkları halde dinlerinden dönmeyen müminlerin bulunduğunu anlatmış, yakında kurtulacaklarını söyleyerek kendilerine sabır tavsiye etmişti.
Değerli kardeşlerim,
Bela ve musibetlere karşı direnç göstermek olan sabır Müminlerin hayatları boyunca en çok ihtiyaç duydukları erdemlerden biridir. Her şeyden önce sabır tam anlamıyla iman edebilmenin ve bu imanı koruyabilmenin ilk şartıdır. Sabır İslamı seçen Habbab’ların Bilal’lerin her türlü baskı ve işkencelere rağmen, imanlarını koruma mücadelesidir. Belki de bu yüzden Efendimiz iman nedir? Sorusuna “sabırlı ve hoşgörülü olmak” diye cevap vermiştir. Bu yüzden Abdullah b. Mesut sabrı ‘’imanın yarısı’’ saymıştır.
Hz. Ali ise sabrı, vücuttaki başa benzetmiş, nasıl ki başsız vücudun yaşaması mümkün değilse, sabır olmaksızın imanın kemale ermesi imkansız demiştir. Musibetlere karşı daima sabrı tavsiye eden efendimiz, çocuğunun mezarı başında (bağıra-çağıra) ağlayan bir kadının yanından geçtiğinde,
Ona: “Allah’dan kork ve sabret!” buyurdu.
Kadın: Çek git başımdan; zira benim başıma gelen felâket, senin başına gelmemiştir, dedi.
Kadın Hz. Peygamber’i tanıyamamıştı. Kendisine, onun Peygamber (sav) olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamberin (sav) kapısına koştu. Özür beyân etmek üzere Hz. Peygamber’e:
Sizi tanıyamadım, dedi.
Peygamber (sav) de: “Sabır dediğin, felâketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır.” (Buhârî, Cenâiz 32)
Elbette sabır sadece musibete karşı direnmek değildir. Allah’ın farz kıldıklarını yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak da sabır ister. İbadete başlamadan niyet ve ihlasını koruma, İbadet esnasında Allah’tan gafil olmama, İbadetten sonra riyaya kapılmama hususunda da Mümin sabırlı olmalıdır.
Değerli kardeşlerim!
İmanın kemale ermesini sağlayacak ibadetlerin yapılması için de, yine sabra ihtiyaç vardır. Oruç Efendimiz tarafından ‘’sabrın yarısı’’ olarak tarif edilmiş, Ramazan ayı ‘’sabır ayı’’ olarak isimlendirilmiştir.
Namaz, Kur’an’da.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ ﴿
“Ey iman edenler! Başınıza gelecek her şeye, sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Allah sabredenlerle beraberdir.” ( Bakara- 153) buyurmuştur.
Hac ise tam anlamıyla bir sabır imtihanıdır.
Değerli kardeşlerim;
Sabrın en çok gerektiği yerlerden biri de, düşman karşısında sabredebilmektir. Efendimiz ey insanlar düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz Allah’tan afiyet isteyiniz, fakat onlarla karşılaştığınız zaman da sabırlı olunuz buyurmuştur.
Yine Müslümanlar diğer insanlarla olan ilişkilerinde de hoşlarına gitmeyen tatsız bir hadise karşısında öfkelenmek yerine serin kanlı ve sabırlı davranmalılardır. Efendimiz çarşıda dolaşırken bedevinin biri gelip Ey Allah’ın Resulü, Allah’ın sana bahşettiği mallardan bana da ver diyerek yakasına yapışmış cübbesinin yakasını çekmiş o cübbe efendimizin yakasında iz bırakmış buna rağmen efendimiz sabretmiş ona isteklerinin verilmesini emretmiştir.
Efendimizin hayatı tam anlamıyla sabırla örülmüştür. O dünyaya gelmeden babasını, küçük yaşta annesini, dedesini, en zor zamanlarda eşi Hz. Hatice’yi, Hz. Fatma hariç tüm çocuklarını hayatta iken toprağa vermiştir
Değerli kardeşlerim unutmayın ki;
Sabır azim ve irade sahibi peygamberlerin yoludur. Sabır Hz. İsmail’in kendisini kurban etmek isteyen babasına olan teslimiyetidir. Sabır Hz.Yusuf’u yitirmiş Yakup’un ‘’sabri cemil’’ tesellisidir. Sabır Hz.Eyyub’un yıllarca yaşadığı hastalığın tedavisidir. Efendimizin hayat stratejisi, Mekke’de işkenceye, ablukaya, hicrete tahammül, Medine’de cihada, zafere, sevgi toplumunun inşaya vesiledir. Sabır, haksızlığa boyun eğmek ve tepkisiz kalmak demek değildir, ya da sabır zillete razı olup hiçbir şey yapmamak değil, bu duruma düşmemek için baştan tedbir almaktır
Kardeşlerim; sonuç olarak, inanan insanların başına bela ve musibet gelmesi onlar için bir imtihan vesilesi, hatalarının affedilmesine bir sebep, sabır gösterilebilirse dünya ve ahiret hayatında, mutluluğa ulaşılmada bir fırsattır. Bu sebeple mümin, başına gelenlere şer gözüyle bakmamalıdır. Çünkü gaybı bilen Allah’tır. Başımıza gelenlerin bizim için hayır mı? şer mi? Olduğunu, ancak Allah bilmektedir. Gelen sıkıntıyı feryatlarla, ağıtlarla karşılamak yerine sabır göstermek, Allah’tan gelenin hoş olduğunu kabul etmek zor da olsa, en doğru davranış şeklidir. Bu husus şu dizelerde ne güzel de özetlenmiştir.
Hoştur bana senden gelen:
Ya hil’at ü yahut kefen,
Ya taze gül, yahut diken…
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütle konuyu bitirelim;
يَا بُنَيَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَٓا اَصَابَكَۜ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِۚ ﴿﴾
“Yavrucuğum, namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelenlere sabret, İşte bunlar kararlılık gerektiren işlerdendir” (Lokman17)
Rabbim, bizlere sabırlı olmayı, kendisinin, وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ “Sabredenleri müjdele’’ emrine nail olabilmeyi nasip eylesin..
Selam ve dua ile.
Osman KELEŞ

Turâbül Akdem; Efendimizin ﷺ ayağının tozu, önüne serilen toprak manasına gelmektedir. Miraçta Efendimiz ﷺ Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkarken Musa (as) gibi ayakkabılarını çıkarmak istedi. Bu durum üzerine Cenab-ı Hak Efendimize hitaben; “Ayakkabılarını çıkarma, Ayağının tozuyla semâvât da şereflensin” buyurdular. Burada vücut bulan “Turâbül Akdem- Ayağının tozu” ifadesi tasavvufta bir hâl, bir sıfat olarak kullanılmaktadır.
Ezcümle Hâce Turâbül Akdem; Hâcegân Vakfı Genel Başkanlığı görevini yürüten, Hâcegânın kutlu yolunun hocası, Hâce-i Hâcegânın da mahlası olarak kullanılmaktadır.
Hâcegân Vakfı Genel Başkanımız, Hâce-i Hâcegân, Hâce Turâbül Akdem tarafından kaleme alınan ve internet sitemizde yayınlanan Hâcegân yolunun 12 esasına aşağıda yeşil olarak gözüken bölümlerin üzerine tıklayarak erişim sağlayabilirsiniz.

1. AKLI SELİM OLMAK
2. KALBİ SELİM OLMAK
3. ANLAYIŞI SAHİH OLMAK
4. TEFEKKÜR EHLİ OLMAK
5. MUHASEBEDE DAİM OLMAK
6. ZİKİR EHLİ OLMAK
7. ŞÜKÜR EHLİ OLMAK
8. SABIR EHLİ OLMAK
9. ZÜHD SAHİBİ OLMAK
10. HİZMET EHLİ OLMAK
11. TEVEKKÜL SAHİBİ OLMAK
12. TESLİMİYETTE OLMAK

Hâce Hafız Osman Bedrüddîn-i Erzurûmî (k.s.) Hazretleri, 1856 yılında Erzurum da doğmuştur. Babası, ilim ve fazileti ve tasavvuf konularındaki liyâkatiyle tanınmış Seyyid Selman Sükûtî Efendi, vâlideleri ise Esmâ Hatun ‘dur.
Osman Bedrüddin Efendi, alel’âde insanlardan çok farklı bir kişilik ve misyonla (memûriyyet) Dünyâya geldiğini, gerek düşünüş ve davranışlarıyla, gerekse, yaşını çok aşan ciddî konulara karşı dikkat ve alâkasıyla gören gözlere ilân ve ifşâ eder.
Tabiî ki O’nun yaratılışındaki müstesnâlığı ilk fark eden, kendisi de kâmil bir zât olan, muhterem pederleri Selman Sükûtî Efendidir. Onun içindir ki Osman Bedrüddin Hazretlerinin büyük bir mürşîd ve bir insân-ı kâmil oluşunu hazırlayan vetirede (süreç) ilk muallim ve mürebbîsi olmak gibi bir vazîfeyi muhterem pederleri yerine getirmiştir.
Henüz dokuz yaşında iken Kur’ân-ı Kerîm’i bütünü ile ezberleyip, hıfzını ikmal eden Osman Bedrüddin efendi; on yaşından itibaren, o devredeki öğrenim usulüne uygun olarak sarf, nahiv, emsile, binâ, maksud, avâmil, izhâr, hadîs ve tefsir gibi öğrenim safhalarını başarı ile tamamlayarak; hafızlığı yanında, ilim adamlığı hüviyetini de iktisap etmeye başlar.
On ile yirmi yaş arasındaki bu devresinde O’nun öğrenim ve eğitimi ile meşgul olan kişiler, başta peder-i âlîleri olmak üzere, Molla Sâmî ve Seyyid Ahmed Meramîdir. Bu zevatın himmet ve sohbetleri ile, o günkü zâhirî ilimlerde ve bir ölçüde de tasavvuf da, yaşından beklenmeyen bir derinlik ve seviyenin de sahibidir.
1877-1878 yıllarında Erzurum üzüntülü günler yaşamaktadır. 93 harbi diye anılan çarpışmalar, arzu edilmeyen bir seyir tâkip etmekte ve Ruslara karşı, Ordu Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Erzurum Kalesine çekilerek bir müdafaa hattı tesisine çalışmaktadır. Harbin neticesine büyük ölçüde tesir edecek olan bu müdafaa ile sonunda düşündüğü taarruz için Erzurum halkının maneviyatını yükselterek, ordu ile birlikte onları da topyekûn bir karşı koyuşa hazır hâle getirmenin gayreti içindedir. İşte böyle bir gün ve ortamda, halkta beklenen heyecan patlamasını meydana getirecek bir kıvılcıma ihtiyaç duyulmaktadır. Nihâyet, 8 Kasım 1877 günü sabah namazı vakti yaklaşmaktadır. Görülür ki, Ayazpaşa Câmi-i Şerifinin minaresinden okunarak dalga dalga bütün Erzurum’a dağılan bir ezan sesi, beklenen bu kıvılcımın rolünü oynamıştır. Her zamankinden çok farklı bir şekilde okunan ve tesir eden bu sabah ezanı ile Erzurum halkı galeyana gelerek, evvelâ Ayazpaşa Câmiine koşar ve namazdan sonra da evinde ne bulursa; tüfek, tabanca, kazma, kürek, tahra, bıçak ve kılıç, alarak cepheye koşar. Erzurum’a kadar gelmiş Rus kuvvetlerine karşı, galeyana gelmiş Erzurum Halkının da katılmasıyla, ordumuz, mukabil bir taarruza geçerek, onları perişan bir şekilde geri çekilmeye ve kaçmaya mecbur bırakır.
O gün, sabah namazı vakti, okuduğu ezan ile Erzurum halkını ateşleyen; tahmin edileceği üzere, Osman Bedrüddin efendidir. Kendisi de Erzurum halkının en önünde bu çarpışmalara katılır. O günkü taarruzda gösterdiği gayret ve aşırı cesareti ile nazar-ı dikkati çeken Osman Bedrüddin (k.s), Gazi Ahmed Muhtar Paşa tarafından 28. Alay’ın 3. Tabur imamlığına tayin edilir. Böylece o güne kadar Hafız Osman Bedrüddin diye anılırken, o günden sonra, Osmanlının şerefli bir subayı olarak İmam Efendi diye anılmaya başlayacaktır.
Harp sonrası taburu ile birlikte o zamanki ismiyle Diyârbekir havalisine tayin olunan İmam Efendi; gördüğü bir rüya üzerine, gene o zamanki ismiyle El’azîz’in Palu kazasına giderek büyük velî ve nakşî şeyhi Seyyid Mahmud Sâminî Hazretlerini ziyaretle, çok özel sohbetlerine katılır.
Bu ilk tanıma ve tanışma devresinde, muhâtab ve müşâhid olduğu bazı, hâl ve buyruklarının manevi tesiriyle, o ana kadar içinde bulunduğu tereddüdünü aşarak, Seyyid Mahmud Sâminî Hz.ne intisap eder. Tasavvufi konularda, muhterem pederi ile evvelki hocalarından Seyyid Ahmed Merâmî hazretlerinin himmetleriyle, iktisap ettiği bilgi ve ruhi kıvamını, bu defa, yaratılışındaki müstesna kabiliyeti ve büyük mürşid Mahmud Sâminî Hazretlerinin himmet ve sohbetleriyle, kısa zamanda daha da geliştirerek seyr-i sülûkünü ikmal eder.
Bir müddet sonra, izinli bulunduğu ve O Palu’da iken Çemişgezek ilçesine nakledilen Tabur’una avdet eder. Artık O, talip olanları irşâd ve manen terbiye etmeye, mürşidi Mahmud Sâminî Hazretleri tarafından memur ve mezun kılınmıştır.
Hayatının bu yeni devresinde Osman Bedrüddin Hazretleri artık olgun, kâmil bir mürşiddir. Hak ve Hakikate susamış insanlara mana ve fikir derinliği ile dopdolu, yüksek seviyeli tasavvufi sohbetleriyle, insan denilen muazzez varlığı ve o’nun niçin ve hangi gaye ile yaratıldığını; üzerinde emaneten taşıdığı ömür sermayesini nasıl değerlendirmesi gerektiğini, nasıl bir ruh ve kalp olgunluğuna erişerek yaratılışındaki ulviyet ve yüceliği iktisap edebileceğini gece ve gündüz durmadan anlatır.
Çemişgezek ve civarındaki il ve ilçeler halkına, üzerinde memur ve mezun bulunduğu nice hakikati on beş sene müddetle anlatan; ilim, irfan ve hakikat yüklü sohbetleriyle onları ikaz ve irşad eden İmam Efendi, 1909 yılında Tabur İmamlığı vazifesinden emekli olur. Bunun üzerine doğru Mürşidi Mahmud Sâminî Hazretlerinin mübarek ve huzur dolu mekânına, Palu’ya, avdet eder. Bir müddet sonra da, Mürşidinin işareti üzerine, irşad vazifesini ifa etmek üzere, o gün için Doğu Anadolu’nun ilim ve irfan merkezi durumundaki Harput’a yerleşir.
Osman Bedrüddin Hazretlerinin Harput’taki devresi, dopdolu hayatının en verimli ve feyizli devresi olur. Kendisini artık bütünüyle tasavvufî konulara, sohbetlere ve çalışmalara verir. Harput’taki sohbetlerini yaptığı ve hâlen de mevcut bulunan Kurşunlu Camii, günler geçtikçe hakikat talipleriyle dolar ve taşar.
Zaman zaman Aziz Mürşidini ziyaret maksadı ile gittiği Palu ile beraber, imkânsızlıklar sebebiyle kendisine sık gelemeyen mürîdânına ulaşabilmek ve sohbetleriyle onları belli bir kıvamda tutabilmek için civar kaza ve vilâyetlere yaptığı seyahatlerde, büyük alâka ve muhabbetle takip olunur. Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği ilim ve irfanı, müstesna aşkı, yücelten bir ahlâkı, bunlardan habersiz insanlara, durmadan aktarmayı, onların da bunlardan nasipli hâle gelmelerini, hayatının yegâne gayesi haline getirir. Böylece, bazı kaynakların belirttiği şekilde, bu devresinde, iki yüz bine yakın insanın manevi cehaletten kurtulmalarına vesile olur.
O artık, gönlünü dolduran Allah ve Peygamber muhabbeti, insanlara karşı sergilediği şefkat ve merhameti, afiv ve müsâmahası, mahviyyet ve tevâzuu, hâsılı bütün davranışlarına hâkim kıldığı ‘Ahlâk-ı Muhammedî’ ile kendisini tanımak şeref ve mazhariyetine eren insanların gönlünde taht kurmuş, bir büyük velî ve bir büyük mürşiddir.
İrşâdına vasıta kıldığı müstesna sohbetleri ile O, insanların mana ve bâtınlarına kolaylıkta ulaşabilmekte; Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye gibi bitmez ve tükenmez iki kaynaktan devşirdiği hakikatleri, onların gönüllerine çağlayanlar gibi akıtmaktadır. Himmet, hizmet ve gayretlerinin tek hedefi vardır: İnsanın yaratılışının tek gayesi olan Allah’ı biliş, buluş ve O’na erişi tarif ve anlatabilmek; bu nihai hedefe vasıl olabilmek için kendisini behemehal tanımamız ve aşk seviyesinde sevmemiz lâzım gelen varlığı, yâni ümmeti olmakta şereflerin en yücesine mazhar olduğumuz Hz. Muhammed Mustafa ﷺ Efendimizi tanıtabilmek; Allah’ımızın Kur’ân-ı Kerîm’de tarif buyurduğu, Peygamber Efendimizin de 63 yıllık benzersiz hayatı ile bizzat yaşayarak bizlere gösterdiği, “İlâhî-Muhammedî” ahlâk ile ahlâklanmanın, usûl ve yollarını gösterebilmek ve bu konuda aşk denilen, ancak yaşayanların yaşadıkları ölçüde agâh olabilecekleri Hak Tecellisinin zuhuruna zemin olabilecek “Ruh İklimi”ni hazırlayabilmek…
Böylesine hummalı bir himmet ve gayretin içerisinde iken, Osman Bedrüddin Hazretleri, 1911 yılında Hacca gider ve Mukaddes bir mekânda vuku bulan bu mübarek ziyaretin müstesna tecellilerine ve manevî varidatına mazhar bir şekilde döndükten sonra irşad vazifesine farklı bir manevi dolulukla devam eder.
Civardaki il ve ilçelerden gelebilme imkânına sahip olan evlâtları ile Harput’taki sohbetleri dolup taşarken, gelebilme imkânı bulunmayan mürîdânını mahrum bırakmamak için, zaman zaman kendileri de civar il ve ilçelere kadar gitmekte, sohbet ve himmetiyle, gönüllerine sürür bahşetmektedir. Osman Bedrüddin Hazretlerinin elinde sohbet, âdeta ölü ruhlara can bahşeden bir iksirdir. Sohbetlerinde en çok üzerinde durduğu konu, bir Mürebbi-i hakîkî eliyle nefs-i terbiye ederek, insan varlığı için zararlı bir unsur olmaktan çıkarıp, nefis bir hâle getirmektir. Çünkü Nefs, bize Rabbimizi unutturmaya; Ruhumuz ise, bizi Rabbimize yöneltmeye memur iki unsurdur. Birinin zararlı faaliyetini kontrol altına alır ve zararsız hâle getirirken, diğerinin makbul olan memuriyetini kolayca ifa edebileceği bir güce kavuşturmak, insanın nihai kurtuluşu konusunda hayati bir ehemmiyet taşır.
Ve yine Osman Bedrüddin Hazretlerine göre: insanın bütün niyet ve davranışları ancak Allah için olmalıdır. Çünkü ortaya Allah için konulmayan her niyet ve harekette nefsin payı vardır. Yâni Allah için olmayan her şey, nefs içindir. Bu itibarla, kaynağı münhasıran bedenî arzu ve isteklerimiz olan niyet ve davranışlarımızın, bizi dünyevî ve uhrevî perişanlığa sürüklemesi mukadderdir. Böyle korkulu bir perişanlıktan her iki âlemde de kurtulabilmenin yolu ve tek çaresi, mevhum varlığımızı ve bu varlığa ait istek, arzu ve taleplerimizi, Hakk’ın Mutlak Varlığı karşısında ifna etmek suretiyle, yalnız Allah için yaşayan, Allah için niyet ve hareket eden biri olabilmektir.
Dünya Hayatı, Hazret‘e göre, işte yalnız bu yönüyle insan için mühimdir. O’nun dünyaya gönderilişinde, bu hikmet gizlidir. Ve insan bu hikmete bağlı şekilde yaşarsa, dünya hayatı onun için her iki âlemdeki saadet ve huzura açılan müstesna bir kapıdır. Bu hikmetten uzak şekilde yaşandığı takdirde ise Dünya Hayatı, bunalımlara, felâket ve perişanlığa, kıvrantı ve tedirginliklere açılan bir kapı olur. Yâni idrak ve yaşayış şeklimize göre Dünya; ya huzur ve saadetimize, veya perişanlık ve felâketimize sebep olur.
Öyleyse âkil olan, Allah’ın bahşettiği bu imkânı, felâketine değil, huzur ve saadetine vesile olacak şekilde değerlendirmeli; geçici ve aldatıcı şeyler peşinde harcayarak, heder etmemelidir. Bunu yapabilmek ise tabiî ki, incelik ve derinliği bulunan bazı konuların bilinmesine, onları hayat ve yaşayışımızın vazgeçilmez prensipleri haline getirmemize bağlıdır. Böyle olabilmek ve böyle davranabilmek, insan için pek büyük bir hünerdir. Böyle bir hünerin elde edilebilmesi ve hedeflenen neticeyi hasıl edebilmesi ise insanın kendi kendine tahakkuk ettirebileceği bir şey değildir.
Bir mütehassıs Doktor’un tavsiyelerine uygun olmayan, tarifesiz bir şekilde gelişigüzel kullanılacak olan bir ilaçtan herhangi bir faydanın elde edilemeyeceğini söyleyen Osman Bedrüddin Hazretleri: “Cenâb-ı Hakk’ın tarifi, Peygamber ﷺ Efendimiz Hazretlerinin ve O’nun hakîkî vârisi durumunda bulunan evliyâullah’ın, bizzat yaşayış, buyruk ve tavsiyelerine uygun bir şekilde öğrenilip yaşandığı takdirde, Dünya Hayatı, Mâ’rifetullah ve Vuslat-ı İlâhiyyeye vesile olur. Böyle değil de yerinde olmayan bir şekilde kullanılırsa, ahlâksızlığa ve Hakk’dan yüz çevirmeye sebep olur. Hatta insanı zevâl-i îmân’a kadar sürükleyip götürür” diye buyurduktan sonra; bir kalp de hem Allah hem de mahluk korkusunun birleşemeyeceğini anlatır.
Bir gün mürîdânından birinin sualine cevap olarak şöyle buyurur: “Tasavvuf kitap satırlarından okunarak elde edilecek kuru bir bilgi değildir. Tasavvufa dair kitaplar, yalnız usûl ve Âdâb’a taalluk eden şeyleri öğretir. Tasavvufun bizâtihi kendisinin tahsili, ancak bir mürşîd-i Kâmil’den amelî ve tatbîkî bir yolla, kişinin kendi vücut kitabını okumasıyla mümkündür.”
O’na göre Tasavvuf; kitap ve Sünnet-i Seniyyeye dayanan İlâhî ve Rabbânî hikmetin adıdır. Mevzuu ise Gafletten sakındırıp, insana, huzûr-u dâimi hâlini kazandırmaktır. Bu yolla kişiyi Nefsin kötü huylarından arındırıp, Mevlâ’ya lâyık bir kul haline getirmektir.
Bu hüviyeti ile Tasavvuf; iş, yaşayış, hâl ve ahlâktır. Bu işi, hâli ve ahlâkı öğrenmenin zaruri yolu ise bir öğretici ve eğiticiye müracaattır. Nitekim sahâbe-i kiram efendilerimiz, Kur’ân-ı Kerîm ellerinde ve önlerinde olduğu halde, nefslerinin tezkiyesi ve ruhlarının tasfiyesi ile o yüksek ahlâkı, yalnız Peygamber ﷺ Efendimizin Fem-i Saadetlerinden ve Sünnet-i Seniyelerinden aldılar. Onlar severek, dinleyerek, görerek ve yaşayarak öğrendiler ve öğrettiler.
Ve sonra da şöyle buyurur: “Câlib-i dikkattir ki onlar, Peygamber ﷺ Efendimize: ‘Yâ Rasulâllah, ne yapalım ki daha çok sevaba nail olabilelim?’ diye değil, ‘ne yapalım ki Muhabbetüllah ve muhabbet-i Rasûlillâh’a daha çok mazhar ve muhatap olalım’ diye sual ederlerdi.”
Ve nihâyet bir gün, maddesi ile fâni her insan gibi, O’nun da Dünyamızdan Âlem-i Bekâ’ya intikal zamanı gelir. Vefatından birkaç gün önce, bu gidişin işaretini veren, ayni zamanda, derin ve ince nükteler taşıyan şu vasiyetnamesini yazarak beyan eder:
“Ey benim evlâd ve birader ve akrabalarım; İslâmiyette ve Tarîk-i Hudâda olan İhvân-ı Dîn ‘im!
Cenâb-ı Zât-i Ecell-ü-Âlâ Hazretleri hâzır ve nazır ve şâhidimdir ki: ben ehl-i sünnet vel cemâat mezhebi ve itikâd-ı sahih’i üzere mü’min, muvahhid bir abd-i müslim’im, Hakka Elhamdülillâhi Teâlâ alâ niamihî ve ihsânih.
Şâyet ömrüm tamam olup, Emr-i İlâhî üzere Âhiret’e intikal ve Rahmet-i Rabbâniyyeye nâil olur isem, âhir-i ömrümde, düşmanlarımız olan, Şeytân-ı aleyhi mâ yestehıkku (Layığını bulasıca Şeytan) ve Nefs ve kuvve-i vâhime taraflarından bu İslâmiyyetin gayri birşeyi ilka’ edip şaşırtmak isterlerse ben onları kabul etmem. Ancak, Dîn-i Mübîn-i İslâmda olmaklığımı, şimdiden işitip ve istima’ buyurup Yevm-i Kıyâmette İslâmiyetime şehâdet buyurmanızı niyaz ve temennî ederim. Muvahhidim Elhamdülillâh, Lâilâhe illâllah Muhammedün Rasûlüllah… Hakkan ve Yakînen ve sıdkâ Eşhedü en lâilâhe illâllah. Ve eşhedü enne Mühammeden abdühû ve Resûlüh. Lâilâhe illallâhü Vahdehû lâşerîkeleh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in Kadîr. Lâ ilâhe illâllâhü’l-melikül Hakku’l- mübîn. Muhammedün Rasûlüllah, sâdiku’l-va’dül emîn…
İşte şu Tevhidime şâhid olmanız müsterhamdır. Fakat ben bir abd-i müznib, âciz ve mücrim bir kulum. Cenâb-ı Erhamürrahimîn Hazretlerinin: “Lâ taknetu min Rahmetillâh. İnnallâhe yağfıru’z-zünûbe cemîâ. İnnehû Hüve’l-Ğafû- ru’r-rahîm” âyet-i celîlesini senet ittihaz ile tevbe ve rücû ederek ve Rahmet-i Rabbürrabîm’e ilticâ eyleyerek ve peygamberimiz, peygamber-i zîşan aleyhi ve alâ âlihî ve ashâbihî ve ihvânihî, min-sâiri’l-enbiyâi salevâtüllâhi’l-Meliku’l-Mennân Hazretlerinin Rahmetenli’l-Âlemîn ve Şefîa’l-müznibîn olduğundan, mazhar-ı şefâat-i Nebevî’si olmayı ümid ederek giderim.
Ve evliyâullah’ın ve sâdât-ı kirâm-ı Nakşibendiyye Kaddesallâhü esrârahümül aliyye hazerâtı’nın bu abd-i müznib’e feyz ve kerem ve imdatlarını ümid ederim.
Husûsan, Hz.Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Muhammed Bahâüddîn Şâh-ı Nakşibend ve pirim Mevlânâ Hâlid ve Şeyh Aliyyüssebtî ve Mürşid-i Mükerremim Hâce Mahmud Sâminî ve vâlid-i mâcidim Selmân-ı Sükûti el-Hâlidî (kaddesallâhü esrârahüm) zevâtının imdâd-ı mâneviyyelerini ve Cenâb-ı Hakk’a bu abd-i müznib için şefâatci olmalarını lütuf ve keremlerinden niyâz ederim.
Emr-i Hak vâki olup Âhiret’e irtihâlimde, üzerime Kur’ân-ı Azîmüşşân tilâvet buyurasınız.
Rabbim Celle Şânühû Hazretleri îman ve Kur’ân ile husn- i hâtime ihsan buyursun, bu abd-i hakire de, cümle İhvân-ı Dînime de…
Âmîn… bihurmeti men erseltehû Rahmeten lil’âlemîn… ”
Bu vasiyetinden sonra, çıkacağı madde ötesi yolculuğa, artık O hazırdır. Allah’ın kendisine emaneten bahşettiği “Dünyevî Ömür” sermayesinin, her zerresini, her saat ve dakikasını, Halikını ve ümmeti olmak mazhariyetini, her an her zerresi ile yaşadığı, Peygamberini hoşnut edecek şekilde değerlendirmiş bir müstesna kul olarak Huzur-u Îlâhî’ye intikal eder.
Vefatının vuku bulduğu yıl 1924, ay Teşrîn-i Evvel (17 Ekim 1924 ) ve mekân Harput’tur. İnsan denilen muazzez varlığın ulviyet, şeref ve yüceliğini; hakîkî mâniada insan olabilmenin, yolunu ve usulünü bildirebilmek yolunda, bütün bir ömrünü kendilerine vakfettiği binlerce insanın omuzlarında, fâni bedeni Harput’un Meteris Kabristanına taşınırken; azîz Ruh’u bir ömür boyu aşk’ı ile yandığı Varlığ-ı İlâhîye ve Rûh-u Peygamberî’ye kavuşur.
Kabr-i Saâdeti’nin üzerine daha sonra bir türbe yaptırılmış ve kabir taşına şu mısra’lar yazılmıştır:
Erzurûmî Şeyh Bedreddin Efendi kim bu zât, Sâha-i irşâd’da bir Pîr-i pür temkîn idi.
. Etti vaktâ ki üfûl ol Pîr-i Peygamberzemîr, Rûmî üçyüz kırktı, târih evvel teşrin idi.
Osman Bedrüddin Hazretleri, Doğu Anadolu’da kendisini tanıyan veya mübarek ismini duyan binlerce kişiden aldığı mektupları bir bir cevaplandırmayı da katiyyen ihmal etmemiş ve lütfedip gönderdikleri bu cevaplardan 400 kadarını Gülzâr-ı Sâminî ismi altında bir araya getiren bir de Mektûbât’ı mevcuttur.
Aynı hakikatleri dile getirdiğini düşünerek, “Gülzâr-ı Sâminî- Sohbetler” ismiyle sunulan bir diğer eseri daha bulunmaktadır[1]. Bu eser marifet yayınları uhdesinde iken tüm maddi ve manevi haklarıyla beraber telif, yayın ve dağıtım hakları “Hâcegân Vakfı Yayınları” na devredilmiştir. 6. Baskısı 2024 yılında yapılan bu eserde; hazretin taburda yaptığı sohbetlerin yine taburda görevli subaylar tarafından tutulan el notlarından oluşturulmuştur[2].
Ayrıca Osman Bedrüddin Hazretlerinin, Edebiyat ve Şiirimize vukûfiyetini, “Arûz”u kullanıştaki ustalığını, muhtevâsı ile de “Ma’rifetüllah ve İlm-i ledün” gibi tasavvufi konulardaki temkin ve vüs’atini aksettiren şiirlerinden vücut bulmuş biri “Dîvân ’i da mevcuttur.
Osman Bedrüddin Hazretleri, dünyada hatıra olarak Nureddin ve Ziyâeddin isimli iki oğul bırakmıştır. Bunlardan Ziyâeddin Beyefendi Elâzığ Ağır Ceza Mahkemesi Reisliğinden emekli olarak Elâzığ’da yaşamıştır.
Bir ara Sâminî hazrelteri “Mustafa, Mustafa! Hâfızı bana gönder!” diye heybetli bir sesle bağırdı. Bu heybetli sesi işitenler heyecâna kapıldılar. İmâm Efendi birden bire titremeye başladı. Telaşla hocasına koştu. Vilâyet heybeti onu titretiyordu. Huzûruna varınca, onu tutup riyâzet odasına soktu (İmam Efendi hazretlerinin riyazete girdiği bu odan hâlen Sâminî hazretlerinin evinde sohbet odası içerisindedir). Artık o, tam bir teslimiyet içinde hocasının elini öperek bağlılığını arzetti. Sonra; “Burada ne kadar kalacağım” diye suâl edince, şöyle cevap verdi: “Allahü teâlânın dilediği kadar, bir an, bir gün, kırk gün, belki kırk yıl. Bu bir harman, bir meydan, bir devrandır. Devran da meydan da harman da senin. Zaman mahsul zamânıdır. Yiğitlik şimdi belli olur, mânevî dereceleri katetme zamânıdır. Dikkat lâzımdır. Hâfız! Hazret-i Hızır’ın şerbeti, fadlına; Ahmet Merâmî hocanın emekleri ise, ilmine ve aşkına sebeb oldu. Büyüğümüz Muhammed Behâeddîn hazretleri ve diğer büyükler rehberlik ederek senin bize gelmeni işâret ettiler değil mi? Erzurum’da Ayaz Paşa Câmii minâresinde okuduğun ezân-ı Muhammedî, mâneviyât âleminin erenlerini cihâda dâvet etti. Yer gök sarsıldı. Bütün evliyâ, şühedâ ve sâlihlerin rûhları Erzurum semâlarında toplandı.
Hâfız! Moskofları, taşla kovaladığın zaman biz de oradaydık. Bunlar hep evliyâlığın cilveleridir. Asıl mârifet, hakîkatler ötesindeki hakîkate ermektir. Metin ol. Allahü teâlâ yardımcındır…”
İmâm Efendi kısa zamanda tasavvufta yetişip kemâle erdi; on sekiz günde icâzet aldı.Vazîfesi sebebiyle üç-dört sene Palu’da kaldı. Bu arada hocasının sohbetlerinde bulundu.
Daha sonra vazîfesi icâbı askerî taburla birlikte Dersim’e gitti. Taburu Dersim’den Çemişgezek’e gönderilince, senelerce orada hizmet etti. Buradan Palu’ya sık sık hocası Mahmûd-ı Sâminî hazretlerini ziyârete giden İmâm Efendi, onun duâsını alır ve sohbetini dinleyip geri dönerdi. İmâm Efendi 1909 senesinde emekliye ayrılıp Harput’a yerleşti. Bundan sonra tamâmen ilimle meşgûl oldu. Derslerinde ve sohbetlerinde bulunan pekçok zâtı tasavvufta yetiştirdi. Pekçok insanı da cehâletten kurtarıp, sâlihlerden eyledi. İlme, mârifete ve feyze susamış iki yüz bine yakın kimse onun feyz pınarından kana kana içti. Rüşd, hidâyet ve mârifete kavuştu.
İmam Efendi hazretlerinin, ikiyüz binden ziyade müridi içerisinde tespit edebildiğimiz halifeleri aşağıdadır. Aşağıdaki büyük velilerden belirttiklerimiz ile Silsile-i Aliyye devam etmiştir (Kaddesallahu Sîrrahulaziz)
1) Seyyid Hace Mustafa Naci Hazretleri (k.s.) (Hoca Efendi Hazretleri) (İmam Efendiden sonra manevi sırların ve zamanının sahibi, Gavs-ı Azamı, İnsan-ı Kâmili, Silsile-i Aliyyenin 35. halkası. İlk icazetini Mahmûd Sâminî hazretlerinden almış. İmam Efendi hazretleri de bu icazete Sâminî hazretlerinin irtihallerinden sonra mührünü vurarak onaylamıştır. Yani, iki nur sahibidir. Kabr-i Şerifi Harputta İmam Efendi türbesi içerisinde girişte sağdaki kabirdir),
2) Seyyid Sadeddin (Sadi) Efendi Hazretleri (k.s.) (Sâminî hazretlerinin torunudur. Kabri, Sâminî hazretlerinin türbesi içindedir. Şehiddir),
3) Büyük İslam alimi Ömer Nasuhi Bilmen (k.s.)’ e de hilafet vermiştir,
İmam Efendi Hazretleri bu halifelerinin yanı sıra Harputta 5 kardeş isimiyle meşhur olmuş olan 5 büyük halife yetiştirmiştir. Bunlar Nureddin Efendi (k.s.), Sonsürülü Seyyid Molla Hüseyin Efendi (k.s.), Seyyid Musa Kâzım Hazretleri (k.s.), Seyyid Sadeddin Tilenzigi Hazretleri (k.s.), Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi Harputî (k.s.) hazretleridir. Vefat sırasına göre;
4) Seyyid Nureddin Efendi Hazretleri (İmam Efendi’nin oğludur. Kabri, İmam Efendinin türbesi içerisinde girişte hemen karşıdaki kabirdir.
5) Sürsürülü (Sonsürülü) Seyyid Molla Hüseyin Efendi (Kabri, İmam Efendi hazretlerinin türbesinin dışında, güney tarafında, türbeye yaklaşık üç metre uzaklıktadır,
6) Seyyid Musa Kâzım Harputî Hazretleri (Hace Mustafa Naci Hazretlerinden sonra, Gavsiyet makamındaki büyük zattır. İcazetnamesinde hem İmam Efendi Hazretlerinin, hem de Hace Mustafa Naci hazretlerinin mühürleri vardır. Zamanının sahibi, İnsan-ı Kâmili, ilahi nurların ve feyzlerin kaynağı ve Silsile-i Aliyye’nin 36. halkasıdır. Türbesi Harputta İmam Efendi’nin türbesinin kuzey tarafında yaklaşık 20 metre uzağındadır).
7) Seyyid Sadeddin Efendi Hazretleri (k.s.) (Tilenzik köyünden. Kabri, İmam Efendi hazretlerinin türbesinin dışında, kapısının hemen sağındadır).
8) Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi Harputî Hazretleri (k.s.) (Musa Kâzım Hazretlerinden sonra Allah-u Teâla ve peygamberimiz emriyle zamanının sahibi, Gavs-ı Azamı. İcazetnamesinde İmam Efendi Hazretleri, Hace Mustafa Naci Efendi Hazretleri ve Musa Kâzım Harputi hazretlerinin mührünü taşımaktaydı ki böyle bir icazet kimseye nasip olmamıştır. Üç nur sahibidir. Nakşi tarikatının Ettasi lakabıyla meşhur 9. Müceddidi ve Peygamber Efendimizden gelen ve yüzyıllarca sineden sineye nakl olan manevi sırların, hikmetlerin ve feyzlerin yegâne kaynağı, büyük alimler ve veliler zinciri olan Silsile-i Aliyye’nin 37. halkası).
İmam Efendi Hazretleri sohbetlerinde aslâ siyâsî ve boş şeyler konuşulmazdı. 1911 senesinde Harput’un ileri gelenlerinden pekçok zâtla birlikte hacca gitti. Bu Hicaz seferinde; Şam, Mekke ve Medîne âlimleri kendisine çok hürmet ve ikrâmda bulundular.
İmâm Efendi buyurdu ki: “İnsan Allahü teâlânın nîmetlerini düşünse, bunların şükrünü nasıl yerine getireceğinden hayret eder. Şükrünü tam mânâsı ile edâ etmek mümkün değildir. Allahü teâlâ, emirlerine itâat ve yasaklarından kaçma gibi azıcık bir şeyden râzı oluyor. Pekçok ikrâm ve ihsânda bulunuyor.”
“Cehennem iki türlüdür. Hem sıcak, hem soğuk Cehennem vardır. Cenâb-ı Hak kışın şiddetli soğuğunu yaratmış ki, insanlar Cehennem’in soğuğunu hatırlasınlar da ondan sakınsınlar. Yazın en sıcak günlerini de yaratmış ki bundan da Cehennem’in sıcağını hatırlasınlar da ondan sakınma çârelerine yönelsinler”
“Tasavvuf, kitap ve sünnete dayanan ilâhî ve rabbânî hikmetin adıdır. Mevzuu ise, kişiyi gafletten sakındırıp, Allahü teâlâ ile berâber olmayı kazandırmaktır. Faydası da; kişiyi nefsin kötü huylarından arındırıp İnsanı Kâmil ve Mevlâya lâyık bir kul yapmaktır.”
Vefâtından birkaç gün evvel vasiyetini yazdı. Vefât ettiğinde, halk arasında çok sevildiğinden, cenâzesinde büyük bir kalabalık toplandı. Harput’ta Meteris kabristanına defnedildi. Bilâhare kabri üzerine türbe yapıldı. Ziyâret edilmektedir. Bizzat kendi yaptığı sohbet derslerinin toplanmasıyla oluşturulmuş, enfes sohbetleri Hâcegân Vakfı Yayınları tarafından Gülzâr-ı Sâminî Sohbetler adı altından bastırılmıştır. Hâlen okuyanları feyzlerin kaynağından nasiplendirir ve başka dünyalara götürür. Diğer taraftan, sevenlerine yazdığı mektuplar yine Hâcegân Vakfı Yayınları tarafından tek Cilt olarak Mektûbat ismiyle basılmıştır. Gülbün-i İrşâd ve Mecâlis-i Sâminiyye adında beş ciltlik kasîdesi vardır.
Hazretin sohbet-i seniyyelerine ait tutulmuş bütün buyruklarından devşirebileceğimiz hayati noktaları birleştirir ve maddeleştirmeye çalışırsak, aşağıdaki ölmez prensiplere ulaşmamız mümkündür. Şüphesiz ki bu prensipler, dünyevî hayatımızın heder edilmeden değerlendirilebilmesi mevzuunda, her zaman ve mekânda, her insan için geçerlidirler.
Böylece, kifayetsiz yüzme bilgimiz ve mecalsiz kulaçlarımızla içine dalmaya cüret ettiğimiz; satır ve sahifeler boyu, enginlerine doğru sefer etmeye çalıştığımız, Osman Bedrüddin Hazretlerinin örnek şahsiyet ve sohbetleriyle temas buyurduğu hakikatler ummanından, sizlere birkaç damlacık olsun bilmem aktarabildik mi? Bu noktadaki aczimizi müdrikiz. Ancak O’nun varlığı ummanından birkaç damlacık olsun aktarabilmiş isek, bahtiyarlığımız için sâdece bu kâfi gelecektir.
Çünkü Hz. Mevlânâ’nın da bir vesile ile beyan buyurduğu veçhile, bu konuda “deryâ”, “damladan” uzak değildir. Hakikatin hâlis talipleri için her damla, ait olduğu Deryâ’yı içinde taşır. Cenâb-ı Hakk’tan idrakimize bu istidadı lütfetmesini niyaz eyliyoruz.
Hâcegân Vakfı Genel Sekreterliği
[1] Gülzâr-ı Sâminî Sohbetler (6. Baskı); Hâce Osman Bedruddîn Erzurumî, Hâcegân Vakfı Yayınları, Ankara 2025.; Yazıların ve Kitabın tüm telif ve yayın hakları Hâcegân Vakfı Yayınlarına aittir. İzinsiz veya atıf yapılmadan kullanılamaz.
Atıflar aşağıdaki gibi yapılmalıdır:
Gülzâr-ı Sâminî Sohbetler (6. Baskı); Hâce Osman Bedruddîn Erzurûmî, Hâcegân Vakfı Yayınları, Ankara 2025.
Hâce Osman Bedruddîn ERZURÛMÎ; Gülzâr-ı Sâminî Sohbetler (6. Baskı), Hâcegân Vakfı Yayınları, Ankara 2025.
ERZURÛMÎ, Hâce Osman Bedruddîn; Gülzâr-ı Sâminî Sohbetler (6. Baskı), Hâcegân Vakfı Yayınları, Ankara 2025.

[2] Hâce Osman Bedruddin Erzurumî (k.s) Hazretlerinin en önemli eseri, “Gülzâr-ı Samini Sohbetler” kitabı Hâcegân Vakfı Yayınları tarafından Ocak 2025’te son baskısı (6.Baskı) yapılmıştır.


KİTAP BİLGİLERİ:
Kitabın son baskısıdır (6. Baskı), Ciltli, Roman Boy, 1147 sayfa, Önceki baskılardaki iki cilt tek ciltte toplanmış, İçindekiler ve sohbet numaraları güncellenmiş. İlk 5 baskısı Marifet Yayınlarından çıkmıştı.
KİTABI TEMİN ETMEK İÇİN İRTİBAT TEL:
CEP: +90 505 344 66 06
MAİL: hacegan.vakfi@hotmail.com
ANKARA: Tenvir Kitap; Hacı Bayramı Veli Camii Kitapçılar Çarşısı, A Blok, No:7, ULUS/ANKARA , (Muhammed Said Basuğuy, cep: 0532 440 73 52)

Soldaki oturan : Hâce Osman Bedruddin Erzurumi Hocaefendi.
Ortadaki oturan : Harput Valisi (1911-1912 yılları) Nazım Öztelli Beyefendi.

Hâce Osman Bedruddin Erzurumi Hocaefendi ile Harput Valisi
Nazım Öztelli Beyefendinin Resimlerinin Arka Yüzünde Yer Alan Yazı
Fotoğrafın Arka Yüzündeki Yazı Şöyledir:


Hâce Osman Bedruddîn Erzurumî (ks) (İmam Efendi) Hazretleri, Hâcegân yolunun yetiştirdiği hem zahiriyle hem de manasıyla çift taraflı, çift kanatlı diye tanımladığımız nadir Allah dostlarından biridir. Cumhuriyet dönemi tasavvuf hareketlerine bakıldığında bu donanımla teçhiz edilmiş insan-ı kâmiller yok denecek kadar azdır. Bu zatları ender kılan şey “Hâcelik” diye tanımladığımız, Hâce-i Kainat olan Efendimizin (sav) tam ve mükemmil varisleri oluşlarıdır. Kendilerinde hem zahir diye tanımladığımız Efendimizin (sav) dünyaya ait siyaseti, devlet adamlığı ve ordu komutanlığı hem de İslam’ın manevi mirası dediğimiz velayete bakan yön bulunmaktadır.
Aslında İslam tektir. İçerisinde din de dünya da zahir de batın da bulunur. Kimi zaman bu iki yöne taalluk eden özellikler birleşir kimi zaman da ayrışır. Bu birleşme ve ayrışmanın arka planında Cenâb-ı Hakkın muradı ilahisi vardır. Bu doğrultuda zamanın İnsan-ı Kâmili de şekil alır.
Bu muradı ilahinin tecellisi kapsamında “Hâcegân Fikriyatı”nın hem dine hem de dünyaya yönelik işlerde etkisinin güçlü olarak hissedildiği dönem kuşkusuz Selçuklu Devleti dönemidir. Başta zamanın Hâcesi Yusuf Hemedânî olmak üzere, Selçuklu Devletinin Başhâcesi (Başbakanı) Nizamülmülk vasıtasıyla yepyeni bir medeniyet inşa edilmiştir. Öyle bir medeniyet ki bugün Mısır’dan Pakistan’a, Arabistan’dan diğer Arap ve tüm İslam beldelerine kadar bilim, sanat ve maneviyat alanlarını etkilemişlerdir. Bu minvalde bizim Hâcegân yıldızı diye tanımladığımız, Selçuklu yıldızı veya Türk yıldızı; inşa edilen medeniyetin sembolü haline gelmiş, bugün saydığımız tüm İslam ülkeleri tarafından benimsenerek bu etkinin izi olarak kullanılmış ve halen de severek kullanılmaktadır.
Medeniyetin yeniden ihyasına katkıda bulunmak üzere kurulan “Hâcegân Vakfı” da aynı misyonla hareket ederek, aynı sembolü kullanmış, gönülden gönüle aktarılarak gelen bilginin yaşandığı ve yaşatıldığı velayet okulu haline gelmiştir. Bu okulda; zamanın Hâceleri dediğimiz, asrın bilginleri, münevverleri, mütefekkirleri, arifleri ve aşıkları yetişmektedir. Bu okulun tedrisatında; başta Hâce Osman Bedruddîn Efendinin fikriyatı olmak üzere Hâce Abdulhâlık Gücduvâni, Hâce Ahmed Yesevî, Hacı Bayramı Veli ve Hacı Bektaşi Veli gibi toplumda genel kabul görmüş büyük insanların fikirlerini de içeren “Hâcegân Yolu” fikriyatı yer almaktadır.
Hâcegân yolu fikriyatı; aslında Hâce-i Kâinat, Muhammed Mustafa’nın (sav) şahsında dinin, Hazreti Ebu Bekir (ra) üzerinden bozulmadan gelerek, bugün Türkistan diye adlandırdığımız ata dede yurdu Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmiş, Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleştirilmesinde öncü rol üstlenmiştir. Bu fikriyat, Anadolu’nun öz damarı diye nitelendirdiğimiz “Anadolu İrfanı” nın ta kendisidir. Hâcelik, İslam’ın özüdür. Bu öz, gönülden gönüle bozulmadan aktarılmıştır. Efendimiz (sav); “beni rabbim terbiye etti”[1] hadisi mucibince terbiyesini bizzat Cenabı Hakk’tan almış; “bende ne varsa Ebubekir’in gönlüne aktardım”[2] fehvasınca İslam adına ne varsa orijinal halini, Ebubekir (ra) Efendimize aktararak, onu terbiye etmiş ve mayalamıştır. İşte Hâce Osman Bedruddîn Erzurumî; Efendimizin (sav), Hz. Ebu Bekir (ra) Efendimize aktardım dediği manevi mirasa tevarüs yoluyla sahip olmuş, zahirde üstadı Mahmud Sâminî Hazretleri tarafından hilafetle taçlandırılmış, batınen de Hızır aleyhisselam tarafından mayalanmıştır. Bu mayalama usulü kıyamete kadar devam edecek olup el ân da aynı usulle mayalanan insanlar zamanımızda da bulunmaya devam etmektedir.
Hâcegân fikriyatı bu maya gibidir. Efendimiz (sav), sahabe-i güzini, sahabe efendilerimiz de sonraki nesilleri mayalayarak, günümüze kadar İslam’ın nuru bozulmadan aktarılmıştır. Bugün de bu fikriyat, tıpkı sütün yoğurtla mayalanması misali temiz insanları mayalama gücüne sahiptir. Tadı da ilk günkü yoğurdun tadı misali aynıdır. Bu kitaptaki sohbetler; zamanın Hâcesi İmam Efendinin, Cenabı Hakk’la yaşadığı demden katreler mesabesindedir. Dertlere deva, hasta kalplere şifa hükmündedir.
Kitabın ilk beş baskısı, Marifet Yayınlarından çıkmıştı. Altıncı baskısını Hâcegân Vakfı olarak üstlenmekten büyük bir şeref duyduğumuzu ifade etmek istiyoruz. Bu baskıda iki cildi birleştirip tek cilt yaptık. İçindekileri ve sohbet numaralarını yeniledik. İmam Efendinin hiçbir yerde bulunmayan ve elimize yeni geçen Harput Valisiyle çektirdiği muhtemelen 1912 yılına ait fotoğrafını kitabın sonuna koyduk.
Kitabın maddi ve manevi tüm haklarını, telifiyle beraber basım, yayın ve dağıtım haklarını bize devreden Marifet Yayınları sahibi Muhterem Ömer Ziya Belviranlı beyefendiye sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz. Yine kitabın kapak tasarımı, dizgi ve son okumasında bize yardımcı olan Prof.Dr.Mehmet Hilmi Demir ve Arif Eren beyefendilere teşekkür ediyoruz. Ayrıca kitabın bu zamana kadar bozulmadan aktarılmasında görünmez kahramanlar olarak gördüğümüz emeği geçen tüm kardeşlerimize teşekkür ediyoruz.
Hâcegân fikriyatından damlalar mesabesindeki bu sohbetlerin, ülkemizin ve ümmetin ihtiyacı olan birlik, dirlik ve huzura vesile olmasını temenni ederek sevgi ve muhabbetlerimizi arz ediyoruz.
Cenab-ı Hakk, niyetlerimizi ve amellerimizi isabetli kılsın. Hâcegânın bu fikriyatını anlamayı ve yaşamayı, büyüklerin isr-i manevisinden yürümeyi bizlere nasip eylesin. 12.12.2024
Hâce-i Hâcegân
Hâce Turâbul Akdem
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] İmam Suyuti, El-Câmiu’s-Sağîr, c.I, s.12.
[2] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 2, s. 419.

Terim Tanım
Hâce, bugünkü yaygın kullanımı ile hoca demektir. Hâcegân ise hâcenin çoğulu hocalar şeklinde tanımlanmaktadır. Hâce kelimesinin kökeninin nereden geldiği konusu tam olarak bilinmemekle birlikte kaynaklarda çeşitli rivayetler yer almaktadır[1]. Öz anlatımla Hâcegân; asrın bilginlerine, mütefekkirlerine, münevverlerine, ariflerine, âşıklarına en üst seviyede verilen bir isimdir
Tarihin seyri içinde Hâcegân isminin ortaya çıkışı, Orta Asya ve Maveraünnehr dediğimiz bu bölgede Ali Fârmedi hazretlerinden sonra Yusuf Hemedani hazretleri ile başlamıştır. Kendisine Hâce Yusuf Hemedani denilmiştir. O’nun bir halefi Hâce Ahmed Yesevî, diğer bir halefi Hâce Abdulhâlık Gucduvânî vasıtasıyla manevi miras yayılmış ve devam etmiştir. Hâcelikte; Peygamberimizin ﷺ şahsı gibi hem velayete bakan manevi yön hem de devlet adamlığı, siyaseti ve komutanlığı gibi zahire bakan yön bulunmaktadır. Bazı zamanlarda mana ile zahir ayrı ayrı kişilerde toplanırken bazen mana ve zahirin tek kişide toplandığı şahsiyetler de olmuştur.
Hâcelikte; zahir ile mana bir şahsiyette toplandığı için mavera denilen bölgede kurulan muhtelif İslâm devletlerinin teşkilâtlarında idari bir terim olarak da kullanılmıştır. Özellikle Sâmânîler, Gazneliler ve Selçuklularda hükümdardan sonra gelen vezir bu unvanla anıldığı gibi diğer bazı resmî ricâlin de unvanı olmuştur. Örneğin, Selçuklularda devletin birinci adamı ve sultanın mutlak vekili olan vezire “Hâce” denilmiştir. Nizâmülmülk’e “Hâce” veya “Hâce-i Büzürg / Büyük Hoca” diye hitap edilmiştir. Nizâmülmülk’ün Siyasetname adlı eserinde bürokrasi mensubu memurlar da Hâce veya Hâcegân şeklinde isimlendirilmiş, Hâcegâna mensup kimselerin “Hâce-i Saîd, Hâce-i Reşîd, Hâce-i Kâmil” gibi lakaplarla anılmaları gerektiği belirtilmiştir[2].
Harizmşahlarda da büyük ricâle ve vezirlere Hâce denilmiş, büyük vezir “Hâce-i Cihân” şeklinde anılmıştır. Yine İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlu ve Akkoyunlular da Hâce unvanını kullanmışlardır. Hatta Hindistan’da kurulan sultanlıklar da bile bu Hâce unvanı kullanılmış sultanlarına “Hâce-i Cihân” denilmiştir[3].
Hâce veya hoca unvanı resmî kullanış dışında çok değişik şekillerde farklı zümreler arasında da yaygınlık kazanmıştır. XII. yüzyılda “sahip, efendi, tahsil görmüş kişi” anlamlarında kullanılarak “kadılar, imamlar, şehir reisleri” bu lakapla anılmıştır. Anadolu Selçuklularında ticaretle uğraşanlar ve zanaat ehli olanlar özellikle şehrin divan görevlileri arasında yer alan büyük tacir üstatlarına Hâcegân denmiştir. “Hâce-i Bâzâr” tabiriyle esnaf ve tüccar erbabı kastedilmiştir. Köylerde ve şehirlerde kanaat önderlerine bir dönem Hâce denilmiştir[4]. İlerleyen yıllarda Hâce kavramı bazı farisi bölgelerde itibarsızlaştırılmaya, uygunsuz kişilere lakap olarak verilmeye çalışılsa da[5] “Hâce-i Cihân, Hâce-i Kâinat, Hâce-i Düserâ, Hâce-i Rusül, Hâce-i Âlem”[6] gibi Peygamberimize ﷺ ait sıfatların ve İslami değerlerin ağır basması sonucu neticede başarılı olunamamıştır.
Türkçe’de lakap olarak hem özel isimden önce (Hoca Ahmet, Hoca Nasreddin, Hoca Sâdeddin gibi) hem de -daha çok XX. yüzyıl Türkçesi’nde- özel isimden sonra da (Nasreddin Hoca, Hüseyin Hoca, Hasan Hoca gibi) kullanılmıştır. Ayrıca bazı tarikatlarda birçok tarikat büyüğü ile şeyh ve pîri bu unvanla anılırken “Hatm-i Hâcegân, Silsile-i Hâcegân” gibi terkipler içinde de çoğul olarak yer almıştır.
Köprülü’ye göre Hâcelik; Abdulhâlık Gucduvânî ve Ahmed Yesevî silsilesinden gelenlere, tarîkat-ı Hâcegân olarak adlandırılan Nakşibendî tarikatına mensup büyük mürşitlere verilen ünvandır[7]
Osmanlıda da daha önceki Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi “Hâce” unvanı kullanılmış ve bürokraside görevli üst memurlara Hâcegân denilmiştir. Hâce unvanı, Osmanlı döneminde yaygın biçimde “Hoca” şeklinde kullanılmıştır. Özellikle mektep muallimleri ve medrese uleması bu unvanla anılmıştır. Şehzade muallimlerine “Hoca” denilmesinin sebeplerinden birisi de “Hâce” unvanının tarihi anlamından kaynaklıdır. Şehzade tahta çıktığı zaman ders aldığı âlimlerden birini kendisine hoca olarak seçer ve bu kişi “Hoca-i Sultânî”, “Padişah Hocası” unvanıyla anılır, teşrifatta da şeyhülislâma denk kabul edilirdi. Bunların görev ve tayinleri ile kendilerine tanınan imtiyazlar hakkında Fâtih Sultan Mehmet Han bir kanunname çıkarmış ve bu kanunnameye “Hocazâdeler Kanunu” denilmiştir[8].
Istılahi Olarak Hâcegân
Toplumlar kültürleriyle tarih sahnesinde yerini alabilirler. Ne kadar zengin bir kültüre sahipseler o kadar köklü bir derinlikleri olur. Kültürüne yabancı, kültüründen uzak bir millet, köksüz bir bitki gibidir. Hemen, asıldığında, kopuverir. Hâcegân; geçmiş kültürümüzden bize mirastır. Bizi geçmişimizle irtibatlayan, alakalandıran, tarihimizin derinliklerinden gelen zengin bir kültürdür.
Bu kültürün kaynağı, membaı İslam’dır. Kur’ân ifadesiyle Allah’a giden yolda, hakikat yolunda Hâcegân; “peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimseler [9]”dir.
Hâcegân silsilesinde; peygamberler, ashap, ehlibeyt ve evliyaullah, önemli duraklardandır. Dolayısıyla onlarla özdeşleşmiş bir isimdir. Bu silsilede, rabbani zincirde ilk halkada peygamberleri görüyoruz. İnsanlığın hidayet rehberi en hakiki, en kâmil mürşidleri peygamberlerdir. Âdem (as) ile başlayan bu silsile Efendimize ﷺ kadardır. Bu sebeple Efendimizin ﷺ bir ismi “Hâce-i Kâinattır”, kâinatın hocasıdır. Diğer bir ismi ise “Hâce-i Rusüldür”, peygamberlerin hocasıdır.
Peygamberlerden sonraki rabbani zincirin ikinci halkasına “Ashab-ı Kiram” diyoruz. Efendimizi ﷺ baş gözüyle görmüş, onunla sohbetleşmiş, hasbihal etmiş kutlu topluluk. Ashaptan sonra kıyamete kadar gelecek üçüncü halkaya da “Saadatı Kiram” diyoruz. Saadete, selamete, hidayete ermiş topluluk. Kur’an’ın sıddıklar, şehitler ve salihler diye zikrettiği bu topluluğun ismidir.
Hâcegân, bir dönem sadece ilahi silsilenin üçüncü halkasında yer alan kişilerle tanınmıştır. Hâcegân geleneği, Orta Asya ve Maveraünnehr dediğimiz bu bölgede Yusuf Hemedani hazretleri ile tanınmıştır. Yani Cenâb-ı Peygamberden Hazreti Ebubekir Sıddık (radıyallahu anh) vasıtasıyla devam eden bu saadat zincirinde Hâcegân ekolü Ali Fârmedi hazretlerinden sonra Yusuf Hemedani hazretleriyle tanınmaya başlamış ve O’nun bir halefi Hâce Ahmed Yesevî, diğer bir halefi Hâce Abdulhâlık Gucduvânî vasıtasıyla yayılmış ve devam etmiştir. Ta ki bu anlayış, bu kültür, bu zaviye Hoca Muhammed Bahauddin hazretlerine kadar devam etmiştir. Hâce Bahauddin hazretleriyle birlikte bazı anlayışlarda ve dolayısıyla uygulamalarda yapılan değişikliklerden sonra bir isim değişimi olmuş ve bu ekole Nakşibendilik denmiştir. Aslında Hâcegâniyye ekolü Nakşibendiliğin içinde mündemiç bir özdür.
Bu hususlar dikkate alındığında Hâcegân salt bir cemaat ve tarikat anlayışı değildir. İçinde geçmişten bugüne gelen dini, milli, tasavvufi kültürleri mezceden, bunları birleştiren bir yoldur. Her zamanda hakkı üstün tutan bir topluluk bulunsun fehvasınca Hâcegân hak üzere bir araya gelmiş topluluğa verilen isimdir. Hâcegânı diğer topluluklardan ayıran özelliği ise Efendimizden ﷺ bozulmadan nesilden nesile aktarılarak gelen İslam mirasına sahip salih insan, varisi nebi dediğimiz insanı kâmil anlayışıyla yoğrulu, İslam medeniyetinin yaşatıldığı velayet anlayışını bünyesinde barındıran yaşayan bir zamanın Hâcesinin varlığıdır.
İnsanı kâmil anlayışına sahip Hâce, zülcenaheyndir. Çift yönlü, çift kanatlıdır. Kendisinde hem zahir dediğimiz Efendimizin ﷺ devlet adamlığı, siyaseti, komutanlığı ve diğer yönleri hem de mana dediğimiz İslam’ın manevi mirası bulunur. Hakikatte İslam bir bütündür. İçerisinde devleti, siyaseti, ibadeti ve ukubatı toptan barındırır. İslam’ın hâkim olduğu dönemlerde her iki yönün aktif olarak işletildiği ancak devletlerin İslam’dan uzaklaştıkları dönemlerde Müslümanlık sadece ibadet olarak algılandığı için zahir denilen yön pasif kalmaya mahkûm edilmiştir. Zaman zaman bu iki yön birbirinden ayrışmış, zahir ve mana iki ayrı kişide toplanmıştır. Ne zaman ki bu iki sıfat Efendimiz ﷺ ve râşit halifeleri gibi tek insanda toplanmış o zaman yeryüzü sadece Müslümanlar için değil tüm insanlık için de saadet yurdu olmuştur.
Ayeti kerimede buyrulan “kâfirler istemese de Allah (cc) nurunu tamamlayacaktır [10]” ifadesindeki nur kelimesi hem insan hem de İslam’ın hükmü olarak tefsir edilmiştir. Bu iki anlamdan hareketle Allahu Teâlâ önce insanı, tıpkı Efendimiz ﷺ ve sahabe dönemi gibi yeniden canlandıracak ve zamanın bu kâmil insanları vasıtasıyla da yeryüzünde hükmünü hâkim kılacaktır.
İşte insanlığın tamamlanmasında rol oynayacak bu mayaya biz kısaca Hâcegân diyoruz. Bu maya ile yeniden özüne dönen insan, Rabbisinin emrine imtisal ile ayeti kerimede geçen nuru da tamamlayacaktır inşallah.
Bu manada Hâcegân Vakfı bir fikir ocağıdır. Günün kâmil insanları mesabesindeki zamanın hâcelerinin her an hay olan Cenabı Hakla yaşadıkları aşk ocağından elde ettikleri sıcak, mis kokulu ekmek misali, o demden elde edilen taze ve katışıksız muhabbet kokan o fikirlerin husule geldiği yerlerdir. Vakfın binaları gönüllerdir. Binalarla, okullarla, kurslarla vakit kaybetmez. Binalara değil insanlara yatırım yapar. Okulu, kursu, tekkesi gönlüdür. Seyyardır. Her yere sığar, açar kurar o demi yaşar yaşatır. Yer geldi mi hemen toplar, kapatır, pratiktir. Onun için bir insan dahi olsa önemlidir. Bir insan uğruna binlerce bina, okul, kurs feda edilebilir. Binalar, okullar, kurslar adı altında insanların feda edilmesine karşıdır.
Bu maya bir fikir mayasıdır. Sahibi Hace-i Kaniat Muhammed Mustafa’dır. O, ashabı güzini mayalamış, ashab da sonraki zamanın hâcelerini mayalayarak günümüze kadar bozulmadan gelmiştir. Tıpkı sütün yoğurtla mayalanması gibi. Bugün sağlıklı maya ile mayalanan yoğurt, bembeyaz ve tadı da ilk günkü yoğurdun tadındadır. Hâcegân Vakfı fikriyatı, bu maya misalidir. Nasibi olan herkesi mayalama gücüne sahiptir. Abı hayat gibidir. Serin, soğuk su gibidir. Her derde şifadır. Zira insanlığın tüm hastalıklarının sebebi iman zafiyetindendir. Allaha (cc) inandım diyen çoktur ancak Allah (cc) varmış gibi yaşayan azdır.
İşte zamanın Hâcesi, aşk ocağı denilen gönülden, her an hay olan ve tenezzülen iskan buyuran Cenabı Hakla yaşadığı anın deminden, anın hikmetini ve hakikatini istinbat edebilen, getirebilen kişidir. Bu dem sonucu çıkan yepyeni sıcacık bu fikirler 70 yıl ibadet gücündedir[11]. Pas sökücü mesabesindedir. Hasta kalplere şifa, paslı gönüllere cila hükmündedir. Bugün insanlığın ihtiyacı, zamanın münevver, mütefekkir, Allah adamları dediğimiz zamanın hâcelerinin getirdikleri anın hikmeti mesabesindeki fikirlerdir. Bu adamlardan doğan fikirler, hayat suyu gibi önce kendilerini hay eder, yeniden diriltir, ateşlerini, hararetlerini söndürür. Sonra hak vergisi, bitmeyen ve tükenmeyen bu suyun, bereketini Cenabı Haktan bilerek susuz çoraklaşmış gönüllere ulaştırma gayreti içerisine düşer.
Bilir ki, ateşi de veren O dur. Suyu da veren O’dur. O’ndan O’na deveran eden O’dur. Yeter ki ortada sen olmayasın, ben olmayayım, hep O, olsun.
…..
Ademliktir [12] insanı âdem [13] yapan,
O demdir âdemi ayakta tutan,
Demi demdir bu âlem,
Ademi âdemler doğuran,
Hâce-i Hâcegândır, yâri dost besti best.
Hülasadır insan bu kevni âlemin,
Hz. insandır gaye-i kelamı kadimin,
İnsanı hazret yapan tohumudur kâmilin,
Hâce-i Hâcegândır, dostu yâr besti yâr.
…..
Hâce-i Hâcegân [14]
Hâcegân Vakfı Genel Başkanı
[1] İpşirli Mehmet; Hâcegân, İslam Ansiklopedisi, C.14, s.430. Ayrıca rivayetler için bkz.
[2] Beyhaki, Muhammed b. Hüseyin; Tarih (neşreden: Kāsım Ganî – Ali Ekber Feyyâz), s. 218-219
[3] Konukçu, Enver; Hâce-i Cihan; İslam Ansiklopedisi, C.14, s.429.
[4] Dıa, Hoca, İslam Ansiklopedisi, C. 18, s. 186.
[5] Sümer Faruk; Hâce Sera, in: Ağa, İslam Ansiklopedisi, C.1, s.451.
[6] Dıa, Hoca, İslam Ansiklopedisi, C. 18, s. 186.
[7] Köprülü, M. Fuad; “Hâce”, İslam Ansiklopedisi, C. V/1, s. 24.
[8] Dıa, Hoca, İslam Ansiklopedisi, C. 18, s. 186.
[9] Nisa Suresi 69. Ayet; “Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır!”
[10] Saf Suresi 8. Ayet.
[11] İbn Abbas ve Ebu’d-Derda’dan rivayet edildiğine göre “Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” Bkn:. Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû’a, 175; Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310.
[12] Adem; yokluk.
[13] Âdem; insan, insanı kâmil.
[14] Hâce-i Hâcegân: Hâcegân Yolunun Hocası.


Hâcegân Tasavvuf Enstitüsü; gerçek alim ve kamil insanların yetiştirildiği bir velayet okuludur. Buradan zamanın hâceleri dediğimiz asrın bilginleri, mütefekkirleri, münevverleri, arifleri ve âşıkları yetişir.
Zamanın kâmil insanları mesabesindeki hâcelerinden; her an hay olan Cenabı Hakla yaşadıkları aşk ocağından elde ettikleri; sıcak, mis kokulu ekmek misali, taze ve katışıksız, muhabbet kokan, hikmetler husule gelir. Bu dem; kiminde aşk olur, kiminde irfan olur, kiminde ilim olur. Olur da olur. Ashabı güzin gibi bin bir çiçek olup açarlar. Bu dem su misali gibidir. Tohumu cihetinde bitki yetişir.
Tasavvuf Enstitüsünde; “Hâcegân yolu fikriyatı” talim ve tatbik edilir. Hâcegân yolu fikriyatı maya gibidir. Sahibi Hâce-i Kâinat Muhammed Mustafa’dır ﷺ. O, ashabı güzini mayalamış, Ashab da sonraki zamanın hâcelerini mayalayarak günümüze kadar bozulmadan gelmiştir. Tıpkı sütün yoğurtla mayalanması gibi. Bugün sağlıklı maya ile mayalanan yoğurt, bembeyaz ve tadı da ilk günkü yoğurdun tadındadır. Hâcegân vakfı fikriyatı, bu maya misalidir. Nasibi olan herkesi mayalama gücüne sahiptir. Abı hayat gibidir. Serin, soğuk su gibidir. Her derde şifadır. Zira insanlığın tüm hastalıklarının sebebi iman zafiyetindendir. Allaha (cc) inandım diyen çoktur ancak Allah (cc) varmış gibi yaşayan azdır.
İşte zamanın Hâcesi; aşk ocağı denilen gönülden, her an hay olan ve tenezzülen iskan buyuran Cenabı Hakla yaşadığı anın deminden, anın hikmetini ve hakikatini istinbat edebilen, getirebilen kişidir. Bu dem sonucu çıkan yepyeni sıcacık bu fikirler, 70 yıl ibadet gücündedir[1]. Pas sökücü mesabesindedir. Hasta kalplere şifa, paslı gönüllere cila hükmündedir.
Bugün insanlığın ihtiyacı; zamanın münevver, mütefekkir, Allah adamları dediğimiz zamanın hâcelerinin Haktan getirdikleri, anın hikmeti mesabesindeki fikirlerdir. Bu adamlardan doğan fikirler, abı hayat gibidir. Bu hayat suyu, önce kendilerine hayat verir, hay olurlar, yeniden dirilirler. Hararetlerini ve ateşlerini ancak bu su söndürür. Sonra Hak vergisi olan ve bitmeyen, tükenmeyen bu suyun bereketini Cenabı Haktan bilerek susuz çoraklaşmış gönüllere ulaştırma gayreti içerisine düşerler.
Bilir ki, gönüller Cenabı Hakkın evleridir. Yapılan her yeni gönül, Hakkın iskan buyuracağı evdir, yeni bir ocaktır, nice demlerin yaşanacağı yerdir.
Bilir ki, ateşi de veren O’dur. Suyu da veren O’dur. O’ndan O’na deveran eden O’dur. Yeter ki ortada sen olmayasın, ben olmayayım, hep O, olsun.
…..
Ademliktir[2] insanı âdem[3] yapan,
O demdir âdemi ayakta tutan,
Demi demdir bu âlem,
Ademi âdemler doğuran,
Hâce-i Hâcegândır, yâri dost besti best.
Hülasadır insan bu kevni âlemin,
Hazreti insandır gaye-i kelamı kadimin,
İnsanı hazret yapan tohumudur kâmilin,
Hâce-i Hâcegândır, dostu yâr besti yâr.
…..
[1] İbn Abbas ve Ebu’d-Derda‘dan rivayet edildiğine göre “Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” Bkz.: Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû’a, 175; Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310)
[2] Adem: yokluk.
[3] Âdem: insan, insanı kâmil.
HÂCEGÂN TASAVVUF ENSTİTÜSÜNDEN HABERLER
Hâcegân Tasavvuf Enstitüsü, Hâcegân Vakfı Gençlik Ocakları Başkanlığı ile Prof.Dr. Ahmet Hamidi Vakfı işbirliğiyle “İslam ve Tasavvuf” isimli söyleşi, 1 Ekim 2023, Pazar günü, saat:17.00’da, Hâcegân Vakfı Genel Merkezinde düzenlendi.

HÂCEGÂN VAKFI SENEDİNİN 4. MADDESİ ŞÖYLEDİR:
Vakfın gayesi; insanların ilmî, ahlâkî, dinî, sosyal, kültürel ve manevi yönden gelişimlerine yardımcı olmak ve huzurlu bir toplum oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu katkının gerçekleştirilmesinde “Hâce Abdulhâlık Gucduvânî” ve “Hâce Ahmet Yesevî” ile “Hacı Bektaşi Veli” ve “Hacı Bayramı Veli” gibi toplumda genel kabul görmüş büyük insanlar ilham kaynağı olarak görülür.
HÂCEGÂN VAKFI SENEDİNDE ZİKREDİLEN VE VAKFIN GAYESİNİ GERÇEKLEŞTİRMEDE İLHAM KAYNAĞI OLARAK GÖRDÜĞÜ DÖRT İSİM.
1. HÂCE ABDULHALIK GUCDUVANİ
2. HÂCE AHMET YESEVİ
a. Hayatı: Kısa Video: Hâcegân Vakfı
3. HACI BEKTAŞI VELİ
a. Hayatı: Kısa Video: Hâcegân Vakfı
b. Hayatı Sesli Kitap: Faruk Dilaver
4. HACI BAYRAMI VELİ
b. Hayatı: Kısa Video: Hâcegân Vakfı
c. Hayatı: İslam Ansiklopedisi
Vakfın gayesi; insanların ilmî, ahlâkî, dinî, sosyal, kültürel ve manevi yönden gelişimlerine yardımcı olmak ve huzurlu bir toplum oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu katkının gerçekleştirilmesinde “Hâce Abdulhâlık Gucduvânî” ve “Hâce Ahmet Yesevî” ile “Hacı Bektaşi Veli” ve “Hacı Bayramı Veli” gibi toplumda genel kabul görmüş büyük insanlar ilham kaynağı olarak görülür.
HÂCEGÂN VAKFI SENEDİNDE ZİKREDİLEN VE VAKFIN GAYESİNİ GERÇEKLEŞTİRMEDE İLHAM KAYNAĞI OLARAK GÖRDÜĞÜ DÖRT İSİM.
2-Hâce Abdulhalık Gucduvani
4-Hacı Bayram Veli (Hayatı: İslam Ansiklopedisi)
Anadolu topraklarında doğup büyüyen bir Türk mutasavvıfı tarafından kurulmuş ilk tarikat olan Bayramiyye’nin pîri Hacı Bayrâm-ı Velî, XIV. yüzyılın ilk yarısında Orhan Gazi döneminde Ankara’da doğdu. Taşköprizâde, Mecdî Efendi, Sarı Abdullah Efendi ve İsmâil Hakkı Bursevî’nin verdiği bilgileri aktaran Bursalı Mehmed Tâhir’in risâlesi (Hacı Bayrâm-ı Velî, İstanbul 1329) ve Mehmed Ali Ayni’nin Bursalı Mehmed Tâhir’in eserindeki bilgileri aşmayan hacimli kitabı ile (Hacı Bayrâm-ı Velî, İstanbul 1343), Fuat Bayramoğlu’nun bu iki kitabı temel almakla birlikte daha çok Hacı Bayram ailesi adına vefatından sonra tesis edilen vakıflarla ilgili XVIII ve XIX. yüzyıl resmî belgelerini ihtiva eden ve dikkate değer bir gayret ürünü olan eseri (Hacı Bayram-ı Veli: Yaşamı-Soyu-Vakfı, I-II, Ankara 1983) dışında, hakkında kaynakların tenkidine dayalı ciddi bir çalışma yapılmamıştır. Hacı Bayrâm-ı Velî’ye dair yazılan diğer kitaplar bu eserlerdeki sınırlı bilgilerin tekrarından ibarettir.
Doğum tarihi, adı, ailesi ve hayatının diğer safhaları hakkında bilgi yoktur. Bursalı Mehmed Tâhir, Abdülkādir b. Yûsuf el-İsfahânî’ye ait 832 (1428-29) tarihli vakfiyede Hacı Bayram’ın adının “Kutbü’l-evliyâ eş-Şeyh el-Hâc Bayram b. Ahmed b. Mahmûd el-Ankaravî” olarak geçtiğini yazar (Hacı Bayrâm-ı Velî, s. 4). Mübârek Galib, Hacı Bayram’ın babasının ve dedesinin adını tesbit açısından çok önemli olan bu vakfiyenin vaktiyle yandığını söyler. Ancak daha sonra, ölümünden iki yıl önce Ankara’da kurulan bazı vakıflara şahitlik ettiğine dair Ramazan 831 (Haziran 1428) tarihli bir başka vakfiye daha tesbit edilmiştir. Ahmed Çelebi, İbn Mehmed Çelebi, Mecdüddin Ahmed b. Abdülhak, Abdülhak b. Ahmed ve Kadı Mehmed Celâleddin tarafından tesis edilen vakfın vakfiyesinin tesciline şahitlik eden on bir kişinin başında Hacı Bayram’ın adı “Kudvetü’s-sâlikîn, kutbü’l-evliyâi ve’l-ârifîn, el-hâdî ilâ tarîkı’l-Hakkı ve’l-yakīn, vâkıf-ı esrâri’l-vâsılîn… Hacı Bayram b. Ahmed b. Mahmûd…” şeklinde geçmektedir (Bayramoğlu, I, 12; Ateş, s. 21). Bu ifadeden, Hacı Bayram’ın künyesi ve daha hayatta iken çok büyük mânevî nüfuza sahip olduğu da öğrenilmektedir.
Mehmed Ali Ayni, “Bursalı Mehmed Tâhir’in ve Mecdî’nin verdiği mâlûmata ve tahmine göre” Hacı Bayram’ın 753 (1352) yılında doğduğunu söyler (Hacı Bayrâm-ı Velî, s. 50). Bu iki eserde böyle bir bilgi bulunmadığı halde bu tarih bazı yazarlarca (Gölpınarlı, s. 33) Hacı Bayrâm-ı Velî’nin doğum tarihi olarak kabul edilmiştir. Fuat Bayramoğlu, soyundan gelenler arasında hazreti pîrin doksan yıldan fazla yaşadığına inanıldığını söyleyerek Hacı Bayram’ın 740 (1339-40) yılı dolayında doğmuş olabileceğini ileri sürer (Hacı Bayram-ı Veli, I, 12). Yakın zamanda İsmail Erünsal tarafından ilim âlemine tanıtılan, Bayramî Melâmîleri’nden Abdurrahman el-Askerî’nin 957 (1550) yılında telif ettiği Mir’âtü’l-ışk adlı eserinde de Hacı Bayram’ın doksanı aşkın bir yaşta iken vefat ettiğinin bildirilmesi (vr. 80a) Bayramoğlu’nun tahminini teyit etmektedir. İsmâil Hakkı Bursevî, XVIII. yüzyıl başlarında telif ettiği Silsile-i Celvetiyye’de Hacı Bayram’ın babasının Koyunluca Ahmed diye tanındığını, Safiyyüddin ve Abdal Murad adlı iki oğlu daha olduğunu belirtir (s. 74). Bu bilgi sonraki çalışmalarda aynen tekrar edilmiştir.
Âşıkpaşazâde’nin, “Rum’dan Şeyh Hacı Bayram vâki oldu. Bunlar duaları makbul azizler idi” (Târih, s. 201) ifadesi dışında XV. yüzyıl kaynaklarında Hacı Bayram’ın hayatı hakkında bilgi yoktur. XVI. yüzyıl müelliflerinden Lâmiî Çelebi, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin Ankara’da Çubuk suyu diye tanınan nehrin kenarındaki Solfasol (Zülfazl) köyünde doğduğunu, aklî ve şer‘î ilimleri tahsil ettiğini, Ankara’da müderrislik yaptığını, daha sonra Somuncu Baba’ya intisap ederek kemalâtın en yüksek derecesine ulaştığını, çok etkili olan sohbetinin bereketi sayesinde birçok kimsenin yüce mertebelere vâsıl olduğunu ifade ederek bunlardan yedi kişinin (Ömer Dede, Akbıyık, Baba Nahhâs, İnce Bedreddin, Kızılca Bedreddin, Selâhaddîn-i Bolevî, Muslihuddin Halife) adını sayar (Nefehât Tercümesi, s. 684). Bu isimler dışında yukarıdaki bilgileri aynen tekrarlayan Taşköprizade Hacı Bayram’ın Ankara’da vefat ettiğini, kabrinin ziyaretgâh olduğunu, burada yapılan duaların kabul edildiğini ilâve eder (eş-Şeḳāʾiḳ, s. 55-56). Hayatı hakkında daha ayrıntılı bilgi, yine bir XVI. yüzyıl müellifi olan Mecdî’nin Şekāik Tercümesi’nde bulunmakta olup (s. 77) Bursalı Mehmed Tâhir, Mehmed Ali Ayni ve Fuat Bayramoğlu’nun Somuncu Baba’ya intisabıyla ilgili verdiği bilgiler bu esere dayanmaktadır. Mecdî, Lâmiî ve Taşköprizâde’deki bilgiye ek olarak Hacı Bayram’ın Ankara’da Melike Hatun’un yaptırdığı Kara Medrese’de müderris iken burayı terkedip Somuncu Baba’ya intisap ettiğini söyler. Mecdî’nin, “Tarikat mensubu güvenilir kişilerden rivayet edilmiştir” kaydıyla naklettiğine göre Somuncu Baba, Şeyh Şücâüddin Karamânî’ye, “Ankara’da Hacı Bayram adlı bir müderris vardır, onu buraya davet et” diyerek kendisini Ankara’ya göndermiş, emri yerine getiren Şeyh Şücâüddin Hacı Bayram ile medresesinde ders verirken görüşmüş ve Şeyh Hamîd’in (Somuncu Baba) davetini bildirmiş, Hacı Bayram da, “Davete icâbet lâzımdır” deyip Şeyh Şücâüddin ile birlikte Kayseri’ye gitmiştir. Şeyh Hamîd, zâhir ulemâsının ve bâtın erbabının ölülerinin mertebelerini kendisine gösterip hangisini tercih ettiğini sormuş, Hacı Bayram da bâtın erbabının hallerini tercih ettiğini söyleyerek müderrislikten ayrılıp tasavvuf yoluna intisap etmiştir (Şekāik Tercümesi, s. 77). Hacı Bayram hakkında eser yazan adı geçen üç müellif bu olayı tartışmasız doğru kabul etmişlerdir. Mecdî, “Bazı kitaplarda 833 senesinde fevt oldu deyü bulundu” diyerek ölüm tarihine ışık tutar. XVI. yüzyıl kaynaklarında Hacı Bayram hakkında verilen bilgiler bunlardan ibarettir. Bu kaynaklarda halifesi olarak tanıtılan müridlerine, Somuncu Baba’ya ve Akşemseddin’e dair bilgi verilirken Hacı Bayram’dan da bahsedilmektedir. Hacı Bayram’la ilgili yayınlarda, bu üç eserle XVII. yüzyılda yazılan Sarı Abdullah Efendi’nin Semerâtü’l-fuâd ve XVIII. yüzyılda yazılan İsmâil Hakkı Bursevî’nin Silsile-i Celvetiyye adlı kitaplarında verilen bilgiler esas alınmıştır. Abdurrahman el-Askerî’nin yeni bulunan Mir’âtü’l-ışk’ı Hacı Bayram’la ilgili çok önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Ayrıca XV. yüzyılın sonlarında veya XVI. yüzyıl başlarında yazıldığı tahmin edilen Vilâyetnâme-i Sultan Şücâüddin ile XVI. yüzyılda telif edilen Menâkıb-ı Burhâneddin Eğridirî ve Menâkıb-ı Akşemseddin’de de Hacı Bayram’a dair bazı bilgilere rastlanmaktadır.
Çocukluk ve gençlik dönemi hakkında bilgi bulunmayan Hacı Bayram’ın müderris olduğu yukarıda adı geçen kaynaklarda tekrar edilmektedir. Yıldırım Bayezid’in İsfendiyaroğulları üzerine çıktığı sefere askerleriyle birlikte müttefik ve rehine olarak katılan Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos Ankara’da bir Türk müderrisin evinde bir ay misafir olarak kalmış, ev sahibi müderrisle aralarında yirmi altı oturum süren dinî tartışmalar cereyan etmiş, imparator bu tartışmaları diyaloglar şeklinde yazarak faydalanması için küçük kardeşi Mora despotu Theodor Palaiologos’a göndermiştir. Eski Yunanca metni Manuel II. Palaiologos Dialoge mit einem “Perser” (Wien 1966) adıyla yayımlanan bu tartışmaların 1391 yılı kış aylarında yapıldığına ve Osmanlı kaynaklarında yer almadığına dikkat çeken Fuat Bayramoğlu, adı zikredilmeyen bu müderrisin Hacı Bayrâm-ı Velî olduğunu ileri sürer. Bayramoğlu, İmparator Manuel’in 1392 Şubatında Yıldırım Bayezid’in ordugâhından kaçtıktan bir süre sonra, Yıldırım’ı beğenmeyen ve onu eleştiren müderrisin de görevinden uzaklaştırıldığını yazdığını bildirir ve Hacı Bayram’ın Mecdî’nin anlattığı şekliyle Hamîd-i Velî’ye intisabının bu olaydan sonra gerçekleştiğini söyler. Ancak Yunanca kaynakta müderrisin padişahı eleştirdiği için görevinden uzaklaştırıldığı ifade edilirken Mecdî, Hacı Bayram’ın davet üzerine Kayseri’ye giderek Hamîd-i Velî’ye intisap ettiğini yazar. Bayramoğlu iki rivayet arasındaki bu farkı göz ardı ederek İmparator Manuel’in adını vermediği müderrisin Hacı Bayram olduğunda ısrar eder (Hacı Bayram-ı Veli, I, 17-18).
Hacı Bayrâm-ı Velî’nin adı, müderrisliği ve Hamîd-i Velî’ye intisabı konusunda Abdurrahman el-Askerî’nin Mir’âtü’l-ışk’ında orijinal bilgiler bulunmaktadır. Emîr Sikkînî ve Bünyâmin Ayâşî’den sonra Hacı Bayram’ın makamına geçen Pîr Ali Aksarâyî’nin mensubu olan müellif bir mecliste Pîr Ali’ye, Hacı Bayram evlâdının, “Müderris idi, medreseden geldi, derviş oldu” dediklerini hatırlatarak görüşünü sorduğunda Pîr Ali, “Belî, onların dahi sözü gerçektir, aşk medresesinin müderrisidür; ‘ve allemnâ min ledünnâ’ dershânesinin kûşenişînidir. Azizlerimiz bu fakîre böyle takrîr ettiler deyü buyururlardı” diyerek (Erünsal, Ekrem Hakkı Ayverdi Hâtıra Kitabı, s. 302) Hacı Bayram’ın zâhirî anlamda müderris olmadığını açıkça ifade eder. Ayrıca bu dönemi inceleyen eserlerde (Ayverdi, Osmanlı Mi‘mârîsi I; Türkiye’de Vakıf Abideler ve Eski Eserler), Ankara’da Karamedrese diye bir medreseden söz edilmediği gibi, böyle bir medrese bulunmuş olsa bile Hacı Bayram’ın burada müderrislik yaptığı kanıtlanmadıkça Pîr Ali Aksarâyî’nin verdiği bilgiye itibar edilmelidir.
XVII. yüzyıl müelliflerinden Bayramî-Melâmî tarikatına mensup Sarı Abdullah Efendi Hacı Bayram’ın müderris olduğunu, ayrıca Yıldırım’a kapıcıbaşılık yaptığına dair bir rivayet bulunduğunu söyler (Semerâtü’l-fuâd, s. 234). Mir’âtü’l-ışk, hem bu konuda hem de Hacı Bayram’ın Somuncu Baba’ya intisabı konusunda önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Abdurrahman el-Askerî, Yıldırım Bayezid’in kapıcıbaşısı olan Hacı Bayram’ın asıl adının Nûman olduğunu belirttikten sonra Anadolu’ya gelip Yıldırım’ın askerini târumar eden Timur’un Yıldırım’ı tutup hapsettiğini, Somuncu Baba’nın bu olaylar sırasında Bursa’dan göç ederek Adana’ya gidip Ceyhan nehrinin kenarındaki Sis Kalesi’nin dağ yamacında bir köyde Nebî Sûfî adlı bir alemdarın evinde ikamet ettiğini bildirir. Somuncu Baba’yı önceden tanıyan Hacı Bayram onun nereye gittiğini araştırır, “Arab evi”ne gittiğini öğrenince sarayda önemli bir protokol görevlisi olan kapıcıbaşı kıyafetini değiştirip tüccar kıyafetine bürünür, yanına aldığı beş altı hizmetkârıyla birlikte Somuncu Baba’yı bulmak için Diyârıarab’a gitmek üzere yola çıkar. Adana’ya ulaşınca bir dostundan Somuncu Baba’nın yerini öğrenir. Hizmetkârlarıyla o köye varıp Nebî Sûfî’nin evini sorar ve nihayet şeyhle mülâki olur, elini öper. Somuncu Baba Anadolu’nun durumunu sorar; o da Yıldırım’ın öldüğünü haber verir. Şeyh Hamîd ona, “Muradın nedir?” deyince Hacı Bayram kendisine hizmet etmeye geldiğini, başka muradı olmadığını söyler. Hacı Bayram, bu fetret zamanında kendisiyle birlikte bulunmasının zor olduğunu, dervişliğe hazırlanmak gerektiğini hatırlatan Somuncu Baba’ya, “Emrin neyse öyle olsun, rızâ senindir” der. Somuncu Baba ona yanındakilerin kim olduğunu sorar. Hacı Bayram bazılarının kulları, bazılarının da arkadaşları olduğunu söyleyince Adana’ya gitmesini, kullarının ve arkadaşlarının gönüllerini hoşnut ederek geri göndermesini, üzerindeki elbiseleri değiştirip dervişâne kisve ile dönmesini tavsiye eder. Akşam köye dönünce Somuncu Baba ona, “Adını da tebdil edelim” der. Birkaç gün sonra kurban bayramı olduğundan kendisine “Hacı Bayram” adını verir. Somuncu Baba bayram ertesi Hacı Bayram ile birlikte önce Şam’a, kısa bir süre sonra da Hicaz’a gider. Hac dönüşü Adana’ya uğrayıp Nebî Sûfî’yi de alarak Aksaray’a gelirler. Somuncu Baba bir yıl sonra Hacı Bayram’ı Ankara’ya gönderir (Erünsal, Ekrem Hakkı Ayverdi Hâtıra Kitabı, s. 300, 301).
Abdurrahman el-Askerî’nin verdiği bu bilgiler ışığında Hacı Bayram’ın Somuncu Baba’ya, şimdiye kadar hiçbir delile dayanmadan ileri sürüldüğü gibi (Bayramoğlu, I, 21), 1394 veya 1397 yılında değil, Yıldırım Bayezid’in ölüm tarihi olan 13 Şâban 805’ten (8 Mart 1403) yaklaşık üç buçuk ay sonra (Haziran 1403) intisap ettiği, vefatında yaşının doksan civarında bulunduğu dikkate alınarak bu sıralarda altmış yaşlarında olduğu söylenebilir. Bu durumda Hacı Bayram’ın Somuncu Baba’nın vefatının (815/1412-13) ardından Ankara’ya geldiği (Bursalı Mehmed Tâhir, s. 3), o zamana kadar şeyhinin yanından hiç ayrılmadığı (Mehmed Ali Ayni, s. 67; Bayramoğlu, I, 22) şeklindeki görüşlerin doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Anadolu’da siyasî otorite boşluğunun yaşandığı ve halkın büyük sıkıntılar içinde bulunduğu Fetret döneminde Ankara’ya dönen Hacı Bayram’ın kaynaklarda bu yıllardaki faaliyetlerine ışık tutacak bilgi yoktur. Ancak mürşidi Somuncu Baba’nın yanından ayrılırken, “Sultanım, ne amel üzerine olalım, sanat bilmem ne işleyelim?” deyince, “Ekin ek, burçak ek” cevabını alması ve “Ankara’ya varıp burçak ekmesi” (Erünsal, Ekrem Hakkı Ayverdi Hâtıra Kitabı, s. 302), Ankara’ya dönünce tekke ve zâviye inşa etmeyip çiftçilikle meşgul olduğunu göstermektedir. Bu yıllarda mânevî şahsiyetinin insanları giderek etkilemeye başladığı ve çevresinde bir derviş grubunun oluştuğu söylenebilir. Somuncu Baba’nın vefatı ve ertesi yıl Çelebi Mehmed’in Osmanlı tahtına geçişinin ardından bu etki daha da genişlemiş, II. Murad devrinde devleti rahatsız edecek kadar büyük boyutlara ulaşmış olmalıdır. XVII. yüzyıl müelliflerinden Sarı Abdullah Efendi Hacı Bayram’ın halkı dalâlete sevkettiği, saltanat davasına kalkışma ihtimali bulunduğu ileri sürülerek padişaha şikâyet edildiğini söyler (Semerâtü’l-fuâd, s. 235). Hacı Bayram’ın, II. Murad’ın tahta geçişinden bir yıl önce aynı gerekçeyle idam edilen Şeyh Bedreddin Simâvî ile Konya’da buluşarak birlikte halvete giren Somuncu Baba’nın halifesi olması (Halil b. İsmâil, s. 87) bu şikâyetin gerçek sebebi kabul edilebilir.
Hacı Bayram’ın II. Murad tarafından o dönemde devletin merkezi olan Edirne’ye çağrılmasıyla sonuçlanan bu olayı menkıbevî tarzda geniş olarak anlatan Sarı Abdullah Efendi (Semerâtü’l-fuâd, s. 235-240) bunun hangi tarihte meydana geldiği konusunda bilgi vermez. Bir saray çavuşu Hacı Bayram’ı Edirne’ye getirmesi, muhalefet ederse tutuklanması tenbih edilerek Ankara’ya gönderilmiş, çavuş Ankara yakınlarına geldiğinde Hacı Bayram atına binerek çavuşu karşılamaya çıkmış, karşılaştıklarında ona nereye gittiğini sormuş, çavuş, “Hacı Bayram derler bir müddeî varmış, bazı fesâdâtı sultana arzolunduğundan onu Edirne’ye götürmeye geldim” deyince Hacı Bayram çavuşa aradığı kişinin kendisi olduğunu söylemiş, bu sırada onun mübarek yüzünde “nûr-ı Muhammedî”yi temaşa eden çavuş yaptığının büyük bir küstahlık olduğunu anlayarak kendisinden özür dilemiştir. Hacı Bayram çavuşla birlikte Edirne’ye giderken Gelibolu’da Muhammediyye müellifi Yazıcızâde Mehmed kendisine intisap etmiştir.
Sarı Abdullah Efendi, Edirne’de Hacı Bayram’la görüşen II. Murad’ın, hakkında söylenenlerin iftira ve dedikodu olduğunu anlayarak kendisinden özür dilediğini ve büyük bir saygı gösterdiğini, ayrıca ondan Eskicami’de vaaz vermesini rica ettiğini, fakat Hacı Bayram’a yine de düşmanlık besleyenler olduğunu, hatta bir vezirin onu zehirlemeye kalkıştığını, vezirin kendisine sunduğu zehirli şerbeti, “Biz içelim, zararı başkasına olsun” diyerek içtiğini ve vezirin o anda düşüp öldüğünü kaydeder (a.g.e., s. 236-237).
Hacı Bayram’ın Edirne’ye gidişi muhtemelen II. Murad’ın saltanatının ilk yıllarında (1421-1424) gerçekleşmiştir. Yanında Akşemseddin’in de bulunduğu, Hacı Bayram’ın II. Murad’a Akşemseddin’i kastederek İstanbul’un fethinin “köse”nin duasıyla Şehzade Mehmed’e nasip olacağını söylediği şeklindeki rivayet (Risâle-i Beşîr Çelebi, vr. 16a) doğru değildir. Çünkü Hacı Bayram vefat ettiğinde Fâtih Sultan Mehmed henüz doğmamış (d. 835/1432, Danişmend, I, 212) veya bir rivayete göre Hacı Bayram’ın vefat ettiği 833 (1430) yılında doğmuştu (İnalcık, s. 55-56). Akşemseddin’in menâkıbını yazan Enîsî de onun Hacı Bayram ile Edirne’ye gittiğinden sözetmemektedir. Fuat Bayramoğlu, hiçbir ciddi delil göstermeden onun Edirne’ye bir defa daha gittiğini ileri sürer. Sarı Abdullah’ın ve ondan naklen Mehmed Ali Ayni’nin, Akşemseddin’in İstanbul’un fethinde askerin mâneviyatını yükseltmek üzere Hacı Bayram tarafından gönderildiğini söylemeleri de asılsız bir iddiadır (Semerâtü’l-fuâd, s. 241; Hacı Bayrâm-ı Velî, s. 55).
Ankara’ya dönüşünden sonraki dönemde Hacı Bayram’ın devletle ilişkileri konusunda bilgi yoktur. Ancak Bayramî dervişlerinin vergiden muaf tutulduğuna bakılarak tarikatın faaliyetlerini daha güven içinde sürdürdüğü söylenebilir. Bayramiyye tarikatı bu yıllarda Ankara ve çevresinde büyük bir yaygınlık kazanmıştı. Bayramîler’in vergiden muaf tutulmaları yüzünden Ankara ve çevresinde vergi toplanamaz hale gelindiğini öğrenen II. Murad’ın, Hacı Bayram’a kaç müridi olduğunu kendisine bildirmesini istemesiyle ilgili meşhur menkıbe (Sarı Abdullah Efendi, s. 240), Bayramiyye’nin bu yıllardaki yaygınlık derecesi hakkında fikir vermesi bakımından önemlidir.
Orhan Gazi, I. Murad, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed ve II. Murad devirlerini idrak eden ve kurduğu Bayramîlik tarikatıyla Anadolu’nun mânevî yapısının şekillenmesinde büyük katkıları olan Hacı Bayrâm-ı Velî Ankara’da vefat etti; vefatından birkaç yıl önce yaptırılan ve kendi adıyla anılan caminin yanına defnedildi. “İrtihâlü’l-insân” terkibi ölümüne tarih düşürülmüştür. Kabrinin üzerine daha sonra inşa edilen türbe Ankara’nın en önemli ziyaretgâhıdır.
Eski kaynaklarda Hacı Bayram’ın evliliği ve çocuklarına dair bilgi yoktur. Sadece Abdullah b. Veliyyüddin’in Menâkıb-ı Eşrefzâde’sinde (s. 35) Eşrefoğlu’nun Hacı Bayram’ın müridi ve halifesi olduğundan, Hacı Bayram’ın kızı Hayrünnisâ’yı onunla evlendirdiğinden bahsedilmektedir. Mir’âtü’l-ışk’taki, “Sultânım, şimdi evlâdı böyle demezler” (Erünsal, Ekrem Hakkı Ayverdi Hâtıra Kitabı, s. 302), ifadesinden Hacı Bayram’ın evlendiği ve çocukları olduğu anlaşılmaktadır. Hacı Bayram’ın soyu hakkında araştırmalarda bulunan Fuat Bayramoğlu’nun bu konuda “en eski belge” dediği, düzenlenme tarihi belli olmayan, ancak Sâlih Baba’ya (ö. 1099/1687-88) kadar yürütüldüğünden XVII. yüzyılın sonları veya XVIII. yüzyılın başlarında hazırlandığı anlaşılan şecerede Hacı Bayram’ın beş erkek (Ahmed Baba, Edhem Baba, Baba Sultan, İbrâhim ve Ali) ve üç kız çocuğu olduğu görülmektedir. Ahmed Baba’nın 941’de (1534) vefat eden oğlu Şeyh Edhem Baba vasıtasıyla devam eden şecere, daha sonra çeşitli tâli kollara ayrılarak günümüze kadar ulaştırılmıştır (Bayramoğlu, I, 85, 102-104).
Tarikat silsilesi mürşidi Somuncu Baba, Ali Erdebîlî, Sadreddîn-i Erdebîlî vasıtasıyla Safeviyye tarikatının piri Safiyyüddîn-i Erdebîlî’ye ulaşan Hacı Bayrâm-ı Velî’nin ilk kaynaklarda halife tayin ettiğine dair bilgi bulunmadığı halde Akşemseddin’in menâkıbını yazan Enîsî onun Akşemseddin’e kısa zamanda hilâfet verdiğini söyler (Menâkıb-ı Akşemseddin, s. 131). Sarı Abdullah Efendi ise Hacı Bayram’ın hayatta iken hiç kimseye hilâfet vermediğini, vefatından sonra “altı nefer”in (İnce Bedreddin, Kızılca Bedreddin, Uzun Selâhaddin, Akbıyık, Akşemseddin, Ömer Dede Bursevî) ortaya çıktığını yazar (Semerâtü’l-fuâd, s. 143-144). Sarı Abdullah Efendi’nin “halife” yerine “nefer” ifadesini kullanması önemlidir. Çünkü müellifin de mensup olduğu Bayramî-Melâmî geleneğinde hilâfet verme âdeti yoktur. Bütün tasavvufî neşveleri temsil eden deyimiyle bir “insân-ı kâmil” olan Hacı Bayrâm-ı Velî vefat ederken kime tâbi olacaklarını soran müridlerine, kendisinden duydukları maarif ve vahdet sırları bütün kemâlâtıyla kimde tecelli ederse onun sohbetinde bulunmalarını tavsiye etmiştir (Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi’den naklen Sun‘ullah Gaybî, Sohbetnâme, vr. 39a). Onlara göre insân-ı kâmilin hakikati sadece bir kişide tecelli eder; gerçek halife de odur (Sun‘ullah Gaybî, Bîatnâme, vr. 4a).
Hacı Bayram ile Eşrefoğlu Rûmî arasındaki münasebet, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. XVI. yüzyıl kaynaklarında bu hususta bilgi bulunmamaktadır. Sarı Abdullah Efendi Eşrefoğlu Rûmî’den bahsederken Hacı Bayram’ın, meşrebini zühd ve riyâzete mütemayil gördüğü Eşrefoğlu’nu Kādiriyye’den Hüseyn-i Hamevî’ye gönderdiğini ifade eder (Semerâtü’l-fuâd, s. 145). Sarı Abdullah Efendi ilk olarak yukarıda aktarılan bilgiyi verir. Eşrefoğlu’nun Hacı Bayram’a intisap ettiği, on bir yıl onun imamlığını yaptığı, Hacı Bayram’ın, kızı Hayrünnisâ’yı Eşrefoğlu ile evlendirerek onu İznik’e halife olarak gönderdiği şeklindeki bilgiler sadece, 1228’den (1813) sonra telif edildiği anlaşılan Abdullah b. Veliyyüddin’in Menâkıb-ı Eşrefzâde’sine dayanmaktadır. Menâkıbnâmedeki bu bilgiler hiçbir tarihî tenkide tâbi tutulmadan Hacı Bayram ve Eşrefoğlu ile ilgili bütün yayınlarda tekrar edilmiştir. Eşrefoğlu’nun Müzekki’n-nüfûs, Tarîkatnâme ve divanında, Hacı Bayram’la ilgili en küçük bir işaretin dahi bulunmaması, aralarında şeyh-derviş ve kayınpeder-damat ilişkisinin mevcut olmadığı ihtimalini daha da güçlendirmektedir.
Sâdık Vicdânî, adlarını vermeden Hacı Bayram’ın on dört halife bıraktığını söylerken Fuat Bayramoğlu, kaynaklarda Hacı Bayram mensubu olarak gördüğü herkesi bu sayıya ilâve ederek halifelerinin sayısını yirmi sekize çıkarmıştır (Hacı Bayram-ı Veli, I, 48-57). Ancak bunlardan bir kısmının (İbnü’l-Mısrî, Elvân-ı Şîrâzî, Abdülkādir-i İsfahânî, Bardaklı Baba, Baba Yûsuf Seferhisârî, Abdürrahim Karahisârî, Şeyh Şâmî gibi) Hacı Bayram’a mensubiyetleri bile şüphelidir. Son zamanlarda yapılan bir araştırmadan, Hacı Bayram’ın halifesi olduğuna dair yaygın bir kanaat bulunan Şeyhî’nin Emîr Sultan’a mensup olduğu anlaşılmıştır (Bilgin, s. 123-139). Kemal Ümmî ise Hacı Bayram’ın pîrdaşıdır.
II. Bayezid devri kazaskerlerinden İmam Ali Efendi’nin, Hacı Bayram’ın müridi olan babasından naklen Lâmiî’ye anlattıkları Hacı Bayram’ın kişiliğini tesbit açısından önemlidir. İmam Ali Efendi’nin babası, Akşemseddin’e, intisap etmesi için Hacı Bayram’ı tavsiye etmiş, fakat Akşemseddin, Hacı Bayram’ın nefislerini terbiye etmek için dervişleriyle birlikte halktan yardım toplamaya çıkmasını doğru bulmadığı için Zeynüddin el-Hâfî’ye intisap etmeyi tercih ederek Halep’e doğru yola çıkmıştı. Ancak rüyasında boynunda bir zincir bulunduğunu, zincirin ucunun da Hacı Bayram’ın elinde olduğunu gören Akşemseddin geri döner ve İmam Ali Efendi’nin babasına giderek rüyasını anlatır. Akşemseddin ile birlikte Hacı Bayram’ın bulunduğu yere gittiklerinde Hacı Bayram’ın köylüler ve birçok dervişle birlikte burçak imecesi yapmakta olduğunu görürler. Yemek vakti teknelerle yoğurt ve buğday aşı getirilir. Hazret herkese bunu bizzat dağıtır, köpeklere de bir miktar verir (Nefehât Tercümesi, s. 685). Bu olay sonraki kaynaklarda (meselâ bk. Mecdî, s. 240; Enîsî, s. 130) daha farklı şekillerde anlatılır. Mecdî, Akşemseddin’in Hacı Bayram’ı müridleriyle birlikte orak biçerken bulduğunu, çarşı ve pazarda tabl, nakkāre, tuğ ve alemle dolaşarak fakirlere, muhtaçlara ve borçlulara yardım topladığını, onun maksadını anlamayan Akşemseddin’in dilencilik yaptığını sanarak intisap etmekten vazgeçtiğini söyler. Bu rivayetlerden, mürşidi Somuncu Baba’nın “burçak ek” tavsiyesine uyan Hacı Bayram’ın çiftçilik yapıp elinin emeğiyle geçindiği, halkla birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır. Tabl, nakkāre, tuğ, alemin fütüvvet alâmetleri ve Ankara’nın o dönemde bir ahî merkezi olduğu, fütüvvetin melâmetle yakın ilişkisi bulunduğu hatırlanacak olursa Hacı Bayram’ın kişiliğini tesbit etmek daha da kolaylaşır. Hacı Bayram, melâmet neşvesini Anadolu’ya getiren mürşidi Somuncu Baba gibi tekke kurmamış, vakıf tesis etmemiş ve vakıf gelirleriyle geçinmemiştir. Tarikatlarda çok yaygın olan bu iki müesseseye rağbet etmemesi onun melâmet neşvesine sahip oluşuyla ilgilidir.
Seyyid Nesîmî’nin Hacı Bayram’ı ziyarete gelmesi şahsiyetini tesbit açısından önemli bir olaydır. Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi, bir dervişin, “Sultânım, Nesîmî diye biri geldi, bazı kemâlâtı var, meselâ ‘ene’l-hak’ demek ister” deyince Hacı Bayram’ın, “Yâ beyim, bu oturan kelle-i himâr mı?” diye cevap verdiğini söyler (bk. Gaybî, Sohbetnâme, vr. 18a). Hacı Bayram’ın bu cevabından, onun “ene’l-hak” konusunda Nesîmî’den çok daha ileri noktalarda olduğu anlaşılmaktadır. İbrâhim Efendi’nin yukarıdaki ifadesinden Hacı Bayram’ın Nesîmî ile görüşüp görüşmediği pek anlaşılmıyorsa da Abdülbaki Gölpınarlı Nesîmî’nin Hacı Bayram tarafından kabul edilmediğini yazmış (Nesimi, Usuli, Ruhi, s. 27), bu bilgi başka yazarlarca da tekrar edilmiştir (Nesîmî Dîvânı, hazırlayanın önsözü, s. 31).
Vilâyetnâme’de Hacı Bayrâm-ı Velî’nin Sultan Şücâüddin’i ziyaret etmek istediği, müridlerinden bazılarının Şücâüddin gibi kaşı kirpiği yoluk bir kimseyi ziyaret etmesinin doğru olmayacağını söylemelerine rağmen onları dinlemeyip yanında müridleri olduğu halde Ankara’dan kalkıp Eskişehir tarikiyle şeyhin zâviyesine giderek Şücâüddin’in elini öptüğü, şeyhin Hacı Bayram’ı çok iyi ağırladığı, Hacı Bayram’ın üç gün, üç gece Şeyh Şücâüddin ile sohbet ettikten sonra Ankara’ya döndüğü rivayet edilmektedir. Mecdî’nin, Şeyh Hamîd’in sohbetinde bulunduğunu, II. Murad’ın hayatını kurtardığı için Edirne’de adına bir mescid ve zâviye inşa edildiğini söylediği (Şekāik Tercümesi, s. 94) Şücâüddin Karamânî ile Hacı Bayram’ı Ankara’ya davet etmek için gönderdiği Şeyh Şücâüddin’in aynı kişi olması mümkündür. Müridlerinin bile hoş görmediği “kaşı kirpiği yoluk” (kalenderî) Şeyh Şücâüddin’in Somuncu Baba’nın Hacı Bayram’a gönderdiği kişi olması Hacı Bayram’ın meşrebini göstermesi bakımından önemlidir. Vilâyetnâme’de ayrıca Şeyh Şücâüddin’in Kemal Ümmî ve Seyyid Nesîmî ile münasebetlerinden söz edilmektedir. Hacı Bayram’ın Şeyh Şücâüddin ve Kemal Ümmî ile aynı mürşide mensup bulunması yakın çevresini belirleme açısından ehemmiyetli bir husustur.
Şerîfîzâde Mehmed’in 1005 (1596) yılında kaleme aldığı Menâkıb-ı Burhâneddin Eğridirî’de, Şeyhülislâm Berdeî adlı bir sûfînin Hoy’dan Anadolu’ya gelirken önce Ankara’ya uğrayıp Hacı Bayram’ı ziyaret ettiği, Hacı Bayram’ın onun geleceğini önceden haber verdiği anlatılmaktadır ki bu olay, onun Safeviyye tarikatının merkeziyle yakın ilişkisini sürdürdüğünü ve o bölgelerde de tanındığını ortaya koymaktadır.
Hacı Bayrâm-ı Velî ile ilgili ilk kaynaklarda sohbetinin çok etkili olduğu söylenmekteyse de bu sohbetlerin muhtevası hakkında bilgi verilmemektedir. Vahdet neşvesinin en yetkin örneklerinden olan Fahreddîn-i Irâkī’nin Lemaʿât adlı eserini Türkçe’ye tercüme eden müridlerinden İnce Bedreddin eserin başında, Hacı Bayram’ın sohbetlerinde Lemaʿât’ın rumuz ve esrarını anlattığını, dervişlerin birçoğunun Farsça ve Arapça bilmediklerinden dolayı üzülüp durumu kendisine bildirdiklerini ve eseri Türkçe’ye çevirmesi için kendisini zorladıklarını, bu durumu öğrenen Hacı Bayram’ın ona “kudret vere, kudret vere” diye hitap ettiğini, böylece tercümeyi onun himmeti berekâtıyla yaptığını anlatır (Tercüme-i Lemeât, vr. 2a-b). Hacı Bayram’ın sohbetleriyle ilgili bu ilk elden ve tek kaynağın verdiği bilgilerden onun Arapça ve Farsça bildiği, sohbetlerinin yüksek bir ilim ve irfan meclisi olduğu anlaşılmaktadır.
Süleyman Kefevî, XVI. yüzyılın sonlarında kaleme aldığı Ketâʾibü aʿlâmi’l-aḫyâr adlı eserinde Hacı Bayram’ın vefatının ardından önde gelen iki müridi Akşemseddin ile Emîr Sikkînî arasında meşrep farklılığından dolayı bir soğukluk ortaya çıktığını, Akşemseddin’in Emîr Sikkînî’ye, meclislerine katılmadığı takdirde Hacı Bayram’ın taç ve hırkasını kendisinden alacağını söylemesi üzerine Emîr Sikkînî’nin bir ateş yakarak içine oturduğunu, taç ve hırkanın yanıp kendisine bir şey olmadığını anlatır (vr. 524b-526b). Bu rivayet daha sonra Sarı Abdullah Efendi (Semerâtü’l-fuâd, s. 241 vd.) ve La‘lîzâde Abdülbâki (Sergüzeşt, s. 18-19) tarafından da kaynak gösterilmeden bazı değişikliklerle anlatılmıştır. Müstakimzâde ise olayı Süleyman Kefevî’nin eserinden iktibas ederek yeniden ele almış (Risâle-i Melâmiyye-i Şettâriyye, vr. 4a vd.), Sâdık Vicdânî de bu kaynaklarda verilen bilgileri kendince yorumlamıştır (Tomar-Melâmîlik, s. 35).
Ketâʾib’den daha önce kaleme alınan Mir’âtü’l-ışk’ta bu konuda farklı bilgiler bulunmaktadır. Eserde olayın, Hacı Bayram’ın vefat ettiği gece bazı dervişlerin Emîr Sikkînî’nin gönlünü kırmaları üzerine meydana geldiği, taç ve hırkanın kül olduğu, ancak kendisine ve Hacı Bayram’ın ona verdiği “ak çuka”ya bir şey olmadığı, bu olaydan sonra Emîr Sikkînî’nin taç ve hırka giymediği anlatılmakta ve en önemli nokta olarak da hadisenin bir tarafı olduğu rivayet edilen Akşemseddin’den söz edilmemektedir (vr. 80b-81a).
Hacı Bayram’ın vefatından sonra dervişlerinin bir kısmı ilâhî aşk, cezbe ve melâmeti temsil eden Emîr Sikkînî’ye; zühd, takvâ ve riyâzete temayülü olanlar da Akşemseddin’e tâbi olmuştur.
Taç, hırka, tekke, evrad, ezkâr ve vakıf müessesesini kabul etmeyip tam bir melâmet kisvesine bürünen, sohbeti esas alan, vahdet-i vücûd neşvesini ve Ehl-i beyt muhabbetini ön plana çıkararak Emîr Sikkînî yolunu takip eden sûfîlere Bayramî Melâmîleri adı verilmiştir. Bayramî Melâmîleri, Hacı Bayram’ın silsilesinin devletin önemli bir problemi haline gelmiş olan Safevîler’e ulaşması, esnaf teşkilâtıyla yakın ilişkileri sebebiyle geniş halk kitlelerini etkilemeleri tehlikesi, resmî-Sünnî düşünceyle bağdaşmayan mehdî ve kutub inancı, vahdet-i vücûd ve Ehl-i beyt konusundaki görüşleri yüzünden XVI ve XVII. yüzyıllarda devletin sıkı takibatına uğramışlardır.
Akşemseddin yolundan giden Şemsiyye tarikatı ise silsilelerinden Safeviyye’yi çıkararak (Enîsî, s. 140) devletle ittifak edip klasik Sünnî bir tarikat haline gelmiştir. Ankara’daki pîr makamını temsil eden şeyhler Şemsiyye hilâfetine sahip oldukları için devlet tarafından desteklenmiş, Hacı Bayram adına tesis edilen zengin vakıflar tasarruflarına verilmiştir.
İsmâil Hakkı Bursevî, Celvetiyye’yi Muk‘ad Hızır Dede vasıtasıyla doğrudan Hacı Bayram’a bağlar (Silsile-i Celvetiyye, s. 76). Celvetî şeyhlerinden Yâkub Afvî de bu görüşü tekrar eder (Hediyyetü’s-sâlikîn, s. 4).
Sade bir dille ve hece vezniyle yazılmış, vahdet neşvesini terennüm eden dört şiiri dışında Hacı Bayram’ın günümüze intikal eden eseri yoktur (şiirlerin karşılaştırmalı metinleri için bk. Mazıoğlu, s. 103-108). Ömer b. Mezîd tarafından 840’ta (1437) derlenen Mecmûatü’n-nezâir’deki Bayram mahlaslı dört nazîre gazeli Fuat Bayramoğlu bir hüküm belirtmeden kitabına almıştır (Hacı Bayram-ı Veli, II, 234-237). Hasibe Mazıoğlu, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin bunları zâhir ilimleriyle uğraştığı sırada yazmış olabileceği görüşündedir (I. Hacı Bayram-ı Velî Sempozyumu Bildirileri, s. 109-113). Bu şiirlerin ve yine Fuat Bayramoğlu’nun çok muahhar bir dönemde tertiplenmiş bir cönkte bulup yayımladığı tasavvufî muhtevalı beş gazelin ona ait olması pek mümkün görünmemektedir (a.g.e., s. 39-49).
Hacı Bayram’a ait olduğu kaydıyla bazı yazma mecmualarda rastlanan (meselâ bk. Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 619, vr. 205a-206b; Hacı Mahmud Efendi, nr. 267, vr. 169b-172a), dil ve üslûbundan XVII. yüzyılda veya sonrasında yazıldığı anlaşılan iki mektup (çeviri yazı metinleri için bk. Bayramoğlu, II, 238-241) kesinlikle ona ait değildir.
Enîsî’nin Akşemseddin’in eserleri arasında zikrettiği (Menâkıb-ı Akşemseddin, s. 131), adı Hacı Bayram’ın bazı sözlerinin şerhi olduğu intibaını veren Şerh-i Akvâl-i Hacı Bayrâm-ı Velî adlı eser, Akşemseddin’in Ḥall-i Müşkilât adlı eserinin bazı bölümlerinden ibarettir.
Müellif: Nihat AZAMAT
BİBLİYOGRAFYA
1. Nesîmî Dîvânı (haz. Hüseyin Ayan), Ankara 1990, hazırlayanın önsözü, s. 16, 31.
2. Ömer b. Mezîd, Mecmûatü’n-nezâir (nşr. Mustafa Canpolat), Ankara 1982, s. 29, 275, 327, 362.
3. Âşıkpaşazâde, Târih, s. 201.
4. İnce Bedreddin, Tercüme-i Lemeât, Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Ulucami, nr. 1715/1, vr. 2a-b.
5. Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 684-685.
6. Abdurrahman el-Askerî, Mir’âtü’l-ışk, İsmail Erünsal özel kütüphanesi, vr. 80a-82b.
7. Taşköprizâde, eş-Şeḳāʾiḳ, s. 55-56.
8. Mahmûd b. Süleyman Kefevî, Ketâʾibü aʿlâmi’l-aḫyâr, Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 263, vr. 524b-526b.
9. Latîfî, Tezkire, s. 215-217, 286.
10. Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 77, 94, 129, 240, 241.
11. Mehmedzâde Şerîf, Menâkıb-ı Burhâneddin Eğridirî, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4552, vr. 5a vd.
12. Derviş Ahmed, Menâkıb-ı Kemâl Ümmî, Millet Ktp., Ali Emîrî, Manzum, nr. 1323, vr. 2a.
13. Menâkıb-ı Hacı Bayram Sultan bâ Sultan Murad Gazi, Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 443, vr. 19b-20a.
14. Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi, Divan, İÜ Ktp., TY, nr. 333, vr. 67, 98.
15. a.mlf., Müfîd ü Muhtasar, İÜ Ktp., TY, nr. 698, vr. 16a.
16. Sarı Abdullah Efendi, Semerâtü’l-fuâd, İstanbul 1288, s. 143-144, 234-240, 241 vd.
17. a.mlf., Cevheretü’l-bidâye ve dürretü’n-nihâye, İÜ Ktp., nr. 175, vr. 161b-164b.
18. Halil b. İsmâil b. Şeyh Bedreddin, Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Manâkıbı (nşr. Abdülbâki Gölpınarlı – İsmet Sungurbey), İstanbul 1967, s. 87.
19. İbn Îsâ Saruhânî, Füsûl-i Aşere, Nihat Azamat özel kütüphanesi, vr. 3b-4a.
20. Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 437; III, 31.
21. Abdullah b. Veliyyüddin, Menâkıb-ı Eşrefzâde (nşr. Abdullah Uçman – Önder Akıncı), İstanbul 1976, s. 35.
22. Sun‘ullah Gaybî, Sohbetnâme, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3137, vr. 18a, 39a.
23. a.mlf., Bîatnâme, İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 3435, vr. 3a.
24. Risâle-i Beşîr Çelebi, TSMK, Hazine, nr. 1783, vr. 16a-b.
25. Enîsî, Menâkıb-ı Akşemseddin (nşr. Ali İhsan Yurd, Akşemseddin [1390-1459]: Hayatı-Eserleri içinde, haz. Mustafa S. Kaçalin), İstanbul 1994, s. 129-149.
26. İsmâil Hakkı Bursevî, Silsile-i Celvetiyye, İstanbul 1291, s. 73-75.
27. La‘lîzâde Abdülbâki, Sergüzeşt, İstanbul, ts., s. 14-18.
28. Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin, Risâle-i Melâmiyye-i Şettâriyye, İÜ Ktp., İbnülemin, nr. 3755, vr. 1a-10b.
29. a.mlf., Risâle-i Tâciyye, İÜ Ktp., TY, nr. 6700, vr. 26b.
30. a.mlf., Mecelletü’n-niṣâb, Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 628, vr. 177b.
31. Ahmed Hasîb Efendi, Silkü’l-leâl-i Âl-i Osmân, İÜ Ktp., TY, nr. 104, vr. 308a.
32. Harîrîzâde, Tibyân, I, vr. 173b-175a.
33. Yâkub Afvî, Hediyyetü’s-sâlikîn, İstanbul 1329, s. 4.
34. Bursalı Mehmed Tâhir, Hacı Bayrâm-ı Velî, İstanbul 1329.
35. Tomar-Melâmîlik, s. 35.
36. Mübârek Galib, Ankara I: Umumi Bir Nazar – Kabristanlar, Mescidler, Camiler, İstanbul 1341, s. 35.
37. Mehmed Ali Ayni, Hacı Bayrâm-ı Velî, İstanbul 1343.
38. Hüseyin Vassâf, Sefîne, II, 251-253.
39. Abdülbaki [Gölpınarlı], Melâmîlik ve Melâmîler, İstanbul 1931, s. 33-39.
40. a.mlf., Nesimi, Usuli, Ruhi, İstanbul 1953, s. 27.
41. a.mlf., “Hacı Bayram-ı Velî”, TDl. (Halk Edebiyatı Özel Sayısı), XIX/207 (1968), s. 384-387.
42. Danişmend, Kronoloji, I, 212.
43. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I, 538.
44. Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar I, Ankara 1954, s. 55-56.
45. Ayverdi, Osmanlı Mi‘mârîsi I.
46. Türkiye’de Vakıf Abideler ve Eski Eserler, Ankara 1983, I.
47. Fuat Bayramoğlu, Hacı Bayram-ı Veli: Yaşamı-Soyu-Vakfı, I-II, Ankara 1983.
48. a.mlf., “Hacı Bayram-ı Veli Hakkında Yeni Bilgiler Bulunan İki El Yazması Eser”, I. Hacı Bayram-ı Velî Sempozyumu Bildirileri: 8-9 Mart 1990, Ankara 1991, s. 37-54.
49. İbrahim Ateş, “Hacı Bayram-ı Velî Vakfı ile İlgili Üç Yeni Belge”, a.e., s. 21.
50. Hasibe Mazıoğlu, “Hacı Bayram’ın Şiirleri ve Mektupları”, a.e., s. 102-113.
51. İsmail Erünsal, “Yeni Bir Kaynağın Işığında Somuncu Baba”, Ekrem Hakkı Ayverdi Hâtıra Kitabı, İstanbul 1995, s. 298-314.
52. a.mlf., “Abdurrahman el-Askerī’s Mir’ātü’l-‘ışḳ: A New Source for the Melâmî Movement in the Ottoman Empire during the 15th and 16th Centuries”, WZKM, sy. 84 (1993), s. 95-115.
53. Orhan Köprülü, “Velâyet-nâme-i Sultan Şücâeddin”, TM, XVII (1972), s. 177-184.
54. W. C. Hickman, “Who was Kemal Ummi”, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, IV-V, İstanbul 1976, s. 57-79.
55. Orhan Bilgin, “Şeyhî Hakkında Yeni Bilgiler”, MÜTAD, sy. 7 (1993), s. 123-139.
KAYNAK LİNK: Hacı Bayramı Veli, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı.


Hâcegân Tasavvuf Enstitüsü; gerçek alim ve kamil insanların yetiştirildiği bir velayet okuludur. Buradan zamanın hâceleri dediğimiz asrın bilginleri, mütefekkirleri, münevverleri, arifleri ve âşıkları yetişir.
Zamanın kâmil insanları mesabesindeki hâcelerinden; her an hay olan Cenabı Hakla yaşadıkları aşk ocağından elde ettikleri; sıcak, mis kokulu ekmek misali, taze ve katışıksız, muhabbet kokan, hikmetler husule gelir. Bu dem; kiminde aşk olur, kiminde irfan olur, kiminde ilim olur. Olur da olur. Ashabı güzin gibi bin bir çiçek olup açarlar. Bu dem su misali gibidir. Tohumu cihetinde bitki yetişir.
Tasavvuf Enstitüsünde; “Hâcegân yolu fikriyatı” talim ve tatbik edilir. Hâcegân yolu fikriyatı maya gibidir. Sahibi Hâce-i Kâinat Muhammed Mustafa’dır ﷺ. O, ashabı güzini mayalamış, Ashab da sonraki zamanın hâcelerini mayalayarak günümüze kadar bozulmadan gelmiştir. Tıpkı sütün yoğurtla mayalanması gibi. Bugün sağlıklı maya ile mayalanan yoğurt, bembeyaz ve tadı da ilk günkü yoğurdun tadındadır. Hâcegân vakfı fikriyatı, bu maya misalidir. Nasibi olan herkesi mayalama gücüne sahiptir. Abı hayat gibidir. Serin, soğuk su gibidir. Her derde şifadır. Zira insanlığın tüm hastalıklarının sebebi iman zafiyetindendir. Allaha (cc) inandım diyen çoktur ancak Allah (cc) varmış gibi yaşayan azdır.
İşte zamanın Hâcesi; aşk ocağı denilen gönülden, her an hay olan ve tenezzülen iskan buyuran Cenabı Hakla yaşadığı anın deminden, anın hikmetini ve hakikatini istinbat edebilen, getirebilen kişidir. Bu dem sonucu çıkan yepyeni sıcacık bu fikirler, 70 yıl ibadet gücündedir[1]. Pas sökücü mesabesindedir. Hasta kalplere şifa, paslı gönüllere cila hükmündedir.
Bugün insanlığın ihtiyacı; zamanın münevver, mütefekkir, Allah adamları dediğimiz zamanın hâcelerinin Haktan getirdikleri, anın hikmeti mesabesindeki fikirlerdir. Bu adamlardan doğan fikirler, abı hayat gibidir. Bu hayat suyu, önce kendilerine hayat verir, hay olurlar, yeniden dirilirler. Hararetlerini ve ateşlerini ancak bu su söndürür. Sonra Hak vergisi olan ve bitmeyen, tükenmeyen bu suyun bereketini Cenabı Haktan bilerek susuz çoraklaşmış gönüllere ulaştırma gayreti içerisine düşerler.
Bilir ki, gönüller Cenabı Hakkın evleridir. Yapılan her yeni gönül, Hakkın iskan buyuracağı evdir, yeni bir ocaktır, nice demlerin yaşanacağı yerdir.
Bilir ki, ateşi de veren O’dur. Suyu da veren O’dur. O’ndan O’na deveran eden O’dur. Yeter ki ortada sen olmayasın, ben olmayayım, hep O, olsun.
…..
Ademliktir[2] insanı âdem[3] yapan,
O demdir âdemi ayakta tutan,
Demi demdir bu âlem,
Ademi âdemler doğuran,
Hâce-i Hâcegândır, yâri dost besti best.
Hülasadır insan bu kevni âlemin,
Hazreti insandır gaye-i kelamı kadimin,
İnsanı hazret yapan tohumudur kâmilin,
Hâce-i Hâcegândır, dostu yâr besti yâr.
…..
[1] İbn Abbas ve Ebu’d-Derda‘dan rivayet edildiğine göre “Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” Bkz.: Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû’a, 175; Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310)
[2] Adem: yokluk.
[3] Âdem: insan, insanı kâmil.
HÂCEGÂN TASAVVUF ENSTİTÜSÜNDEN HABERLER
Hâcegân Tasavvuf Enstitüsü, Hâcegân Vakfı Gençlik Ocakları Başkanlığı ile Prof.Dr. Ahmet Hamidi Vakfı işbirliğiyle “İslam ve Tasavvuf” isimli söyleşi, 1 Ekim 2023, Pazar günü, saat:17.00’da, Hâcegân Vakfı Genel Merkezinde düzenlendi.

HÂCEGÂN VAKFI SENEDİNİN 4. MADDESİ ŞÖYLEDİR:
Vakfın gayesi; insanların ilmî, ahlâkî, dinî, sosyal, kültürel ve manevi yönden gelişimlerine yardımcı olmak ve huzurlu bir toplum oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu katkının gerçekleştirilmesinde “Hâce Abdulhâlık Gucduvânî” ve “Hâce Ahmet Yesevî” ile “Hacı Bektaşi Veli” ve “Hacı Bayramı Veli” gibi toplumda genel kabul görmüş büyük insanlar ilham kaynağı olarak görülür.
HÂCEGÂN VAKFI SENEDİNDE ZİKREDİLEN VE VAKFIN GAYESİNİ GERÇEKLEŞTİRMEDE İLHAM KAYNAĞI OLARAK GÖRDÜĞÜ DÖRT İSİM.
1. HÂCE ABDULHALIK GUCDUVANİ
2. HÂCE AHMET YESEVİ
a. Hayatı: Kısa Video: Hâcegân Vakfı
3. HACI BEKTAŞI VELİ
a. Hayatı: Kısa Video: Hâcegân Vakfı
b. Hayatı Sesli Kitap: Faruk Dilaver
4. HACI BAYRAMI VELİ
b. Hayatı: Kısa Video: Hâcegân Vakfı
c. Hayatı: İslam Ansiklopedisi